roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2026 Pazartesi

DOKUNULMAZ

 











KÜNYE

Kitap Adı: Dokunulmaz

Yazarı: Nedret Kılıç

Basım: Nemesis Kitap– 1.Basım- 2022

Sayfa: 469

Tür: Roman

 

İNCELEME:

Dokunulmaz / Nedret Kılıç

İlk kitap Kornelyus’un Ezgisi ile Kornelyus ve Mazandarani ailesinin hikayesine, 2.kitap Şedaraban ile Anton ve ailesinin hikayesine eşlik etmiştim. Bu hikayeler nerede, nasıl birleşecek, tüm bunlar neden anlatıldı sorusunun cevabını ise 3.kitap Dokunulmaz veriyor. Ancak önce kafaları iyice karıştırıyor, okuyucuyu ‘Ne yani, hiçbir şey öyle olmadı mı?’ diye düşündürüyor. Bambaşka bir kurgu okutuyor, şöyle bir güzel silkeliyor. Sonra tüm düğümler çözülüyor, ekran netleşiyor, patır patır herşey tekrar yerine oturuyor.

"Öykülerimizi kimselere vermeyip bizler anlatalım. Birazı gerçek olsun, çoğunu uyduralım. Öyle bir yazalım ki kafaları bulandırıp açalım. Sonsuza dek silinmesin adımız, ' Dokunulmaz' olalım! "

Bir akıl hastanesinde uzun yıllar ilaçlarla uyuşturulmuş karakterlerimizin buluşmasına tanıklık ediyoruz Dokunulmazda. Kornelyus, Anton, Fischer ve Pınar. İsteklerini, öfkelerini, kırgınlıklarını, arzularını, deneyimlerini farklı karakterlere yansıtarak birbirlerine farklı hikayeler anlatmaya soyunurlar. Hikayenin eşlikçileri Cecile, Ahu, Jiyan amca, Behram… Her karakter ayrı hikaye.

‘Ne gerçek, ne kurgu?’ diye sorgulatırken yazarın iç sesini bir karakterin ağzından duyuyor ve nedenlerin cevabını alıyoruz: “Biz neyiz? Okuyanların zihninde yaratmıyor muyuz sonsuz sayıda olasılıklardan birinde zaten yaşanan öykülerimizi?” Sonsuz olasılıklar evreninde farklı olasılıklarla tanışmak ilginçti.

Öz ne? Hakikat ne? Bilinç ne? Neden varız ve öldükten sonra ne oluyor?

Doğan bedenden bakan kim? Bedenden bakan, beden yokken neredeydi? Ben kimim?

Peki bu sorulara bir cevap var mı?

‘So ham, ham saha’:‘Ben, senim ben.’

Çok ilginç bir üçlemeydi. Kolay bir seri değil. Beyninizi yakacak bir deneyim olacağı şüphesiz. Yazar her ne kadar sırasız ve bağımsız okunabilir dese de bence bu sırayla hatta araya kitap almadan, kopmadan peşpeşe okunması gereken bir seri. Okumayı seçenlere uzun soluklu zihin zorlayan bu deneyimde kolay gele.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Göz kandırır, söz bulandırır. Zihin ise inandırır. Gerçek ne gördüğün ne duyduğun ne de inandığındır."

 

“…Çünkü okyanusu oluşturan atomların dalga olmadığı ama tümünün dalga hareketini yaratması gibi ‘zaman’ da varoluşun kumaşında parçalar halinde ama bir bütün olarak mevcut. Yani geçmişten gelen, şu ana değip geleceğe ilerleyen bir akış yok. Ne varsa bir bütün olarak var ve biz o bütün içindeki parçaları duyu organlarımızın kapasitesi kadar algılayabildiğimiz için ‘beyin’ süreklilik arz eden bir akış illüzyonu yaratıyor.”

 

“Gerçek diye bir şey yoktur, kabul edişler vardır. Kabul edişlerse o ana dek hafızada ne biriktiyse ve duygu merkezi bu birikenlerle ne fazda etkileşim içindeyse o kalitededir. Beyin bu kabul edişler ölçüsünde yorumlar yaratır dışarısı sandığınız yanılsama hakkında. Kabul edişlerin temelinde ise yüklenmiş programlar vardır, kültür, inanç ve anılar vardır.”

 

“Korkuyorum kendimden. Her şeyi hatırlatıyor aksim. Peki bütün bu korkuların anası ne? Ölüm değil mi? Kaçınılmazdan niçin korkulur? Bilmiyor muyuz sonu? Sonu biliyoruz da ya sonrası? İşte bu yüzden hikâyeler uydurmuş, tarifsizi tariflemeye kalkmış ilk uydurukçu.”

 

“Ölüm dediğin, varlığı kabul edişinden ötürü gerçek görünür. Varlığı seçebildin mi? Ne zamandır varsın? Var olmadan önce neydin? Ölünce ne olacaksın? Kulak ver: Hiç olmadın ve hiç ölmeyeceksin.”

 

“Siyahtan çıktı beyaz ve sonu hep siyahtır, bu kaçınılmaz.”

5 Nisan 2026 Pazar

ŞEDARABAN

 











KÜNYE

Kitap Adı: Şedaraban

Yazarı: Nedret Kılıç

Basım: Nemesis Kitap – 1.Basım- 2021

Sayfa: 325

Tür: Roman


İNCELEME:

Şedaraban / Nedret Kılıç

Yazarın üçleme olarak sunduğu serinin 2.kitabı Şedaraban. Her ne kadar yazar bu iki kitap arasında okuma sırasının fark etmeyeceğini belirtse de iki kitapta da birbirine bağlı karakterlerin öncesini anlamak adına önce Kornelyus’un Ezgisi okunmalı. İlk kitapta detaylandırılan soy ağacının diğer ucundaki karakterleri açıyor yazar bu kitapta. Ve aslında çok uzak soy ilişkilerindeki insanların nasıl hayatta birbirlerine bir şekilde dokunduklarını da okuyoruz. Biraz ‘Hepimiz bu hayatta görünmez iplerle birbirimize bağlıyız’ sözünü hatırlattı bu kitap bana. Aslında zaten “hepimiz bir noktada ‘Bir’ değil miyiz?” vurgusu da yapılmakta.

Şedaraban ismi Türk musikisinde bir makam aslında ve Tanburi Cemil Bey ve onun ‘Şedaraban Saz Semaisi’ sıklıkla anılıyor kurgu içinde. Ben de bu vesileyle dinlemiş oldum.

Yine Türk siyasi tarihine, organize suç çetelerine, uyuşturucu kaçakçılığına, altının uluslararası transferine, istihbarat servislerine, felsefeye, deliliğe dokunmuş kitap. Ancak bu sefer odağında bir yasak aşktan filizleniyor. Felsefi sorgulamaları da bu hikaye üzerinden okuyoruz. Seçimler ve sonuçlar…

Odtü’de felsefe hocası olan, Amerikalı Lindsey ile İktisat öğrencisi Anton’un yasaklara meydan okuyan aşkı… Lindsey’in eli kanlı polis kocası Chris’in durumu öğrenmesi üzerine kaçacakları yer kalmıyor. Tek yolları ölüm. Sınır tanımayan aşkları ile birlikte ölmek mümkün mü? Peşpeşe iki intihar. Ancak neden asla anlattığımız durum değil. Şok edici bir son. Uzun zamandır ağzımı açık bırakan, ‘Hadi ama canımmm!!’ dedirten bir son okumamıştım. Ayrı ayrı açılan karakter hikayelerinden bazıları gerçekten çok dokunaklı olması yanında beni en çok etkileyen, gözlerimi yaşartan hikaye Peppi’nin hata-sonuç-bedel denklemindeki acıklı hikayesi oldu. Bir de gözlerine baktığı insanın sırlarını gören Nora. Unutmayacağım.

İlk kitaba göre çok daha akıcıydı. Son 50 sayfa hele koptu gitti. Tüm o felsefi derinlik bir tarafa okuduğum o vurucu sonun tatmini için bile okunacak bir kitaptı. Kitabı edinenler asla önceden son 3 sayfayı kurcalamayın. Yazarın ‘Serinin her şeyi’ diye tanımladığı, tüm anlatılanların neden anlatıldığı, her şeyin su yüzüne çıkacağı son kitap olan Dokunulmaz ile devam edeceğim.

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Bazı olmayışlar ağırdır, şahidim.”


"Olana dek geçirdiğimiz zaman ve emeğin uzunluğuyla olmayışın ani tezahürünün çatışmasını görebiliyor musunuz?"


“İleri baktığımda, her bir gözümde 12-15 derece dışa, 15 derece aşağıya doğru optik sinirin retinayı yararak girdiği "kör nokta" bulunuyor. Bu kör nokta, görüş alanımı vücut eksenimde 7,5 derece, göz eksenimde 5,5 derece kısıtlayan evrimsel bir kusur ve sonumuzu hazırlayacak zincirleme hatalarımızın baş müsebbibi, biliyorum. Onun yüzünden seni göremedim ve çarpıştık.”

 

“Bilmemek suçu hafifletmez, bağışlatmaz fakat uzay zamanda bir pozisyonu tarif eder. Düşün! Başlangıçta daha uzay zaman yokken kaynaktan bir yayılım' gerçekleşiyor. Aslında yayılan 'Şey' evren ve evrende 'bilgi' olarak ne varsa sebebi. 'Tek've aynı. Bir tohumun çınar ağacına ait tüm bilgiyi' içermesi gibi o 'Şey', evren ve muhtevasına dair ne kadar potansiyel varsa kapsıyor ve bilinmez bir sebeple saniyenin milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyarda biri kadar söylemesi bile güç zamanda 'oluş hali' olarak görünmezden görünene yürüyor.

(…)

O an ne varsa, şu anda da var. O anda olmayan 'Şey' şu anda mevcut olamaz. 'Uzay ve zaman' aslında giriş ve çıkışın yapılamadığı bir hapishanedir. Duvarları görmek de dokunmak da olanaksızdır çünkü duvarlar ve sınırlar yoktur. İşte bütün muhtevayı kapsayan o yayılma ânında 'Bir' değilsek neydik ve neredeydik?"

 

“Diğer türlerin yaşamıyla, ‘bizimki’ diye ayrıştırdığımız ‘yaşam’ arasında değer farkı olduğu ve yaşamın türlere göre sınıflandırılabileceği safsatasına nasıl ikna edildik?”

 

“Zıtlıklar evreninde uyumlu davranışları ancak "mükemmel hastalar" sergilerler. Onları "normal" sanırız çünkü "normal" kavramını onlar tanımlamıştır.”

 

"Geç uyanış, uyanış değil pişmanlığın habercisidir."

 

“Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu ânı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz ânı ise uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı bir tür hata olmalı…”(Schopenhauer)

 

23 Şubat 2026 Pazartesi

SIRÇA FANUS

 












KÜNYE

Kitap Adı: Sırça Fanus

Yazarı: Sylvia Plath

Basım: Kırmızı Kedi Yayınevi– 27.Basım- 2023

Sayfa: 254

Tür: Roman


İNCELEME:

Sırça Fanus / Sylvia Plath

Şiirleriyle ünlü yazar, 1963 yılında Victoria Lucas takma ismiyle tek romanı Sırça Fanus’u yayımlattıktan 1 ay sonra intihar ediyor. Kitabın ana karakteri Ester Greenwood’un yaşamına bakılınca otobiyografik nitelik taşıyan bir roman.

Ester üniversite öğrencisi, Edebiyat okuyor, şiirler yazıyor ve bir moda dergisinde makaleler yazıyor. Ancak dergi işi geldiği New York’ta kariyer çekişmeleri ve yapmacık insan ilişkileri onu yoruyor. Büyük hayalleri, beklentileri ile kendi gerçekliği, yetenekleri çelişiyor. Aklı sürekli karışıyor, sürekli heves edip vazgeçiyor, hiçbir şeye ait hissedemiyor. Erkeklerle ilişkileri, ailesinin beklentileri, sektörün beklentileri, kendi istekleri derken bir kimlik arayışına ve derin bir bunalıma giriyor. Yaşadığı ruhsal çöküşü ise bir intihar girişimi, sonrasında ise akıl hastanesi izliyor. Peki takip eden yoğun psikolojik tedaviler ile hayatla tekrar barışabilecek, içinde sıkışmış hissettiği fanustan dışarı çıkabilecek mi?

Toplumun kadına biçtiği roller, cinsellik, anne olmak, çocuk doğurmak, aidiyet duygusu, amaçsızlık, intihar gibi konuları merkezine alıyor. Nevrotik bir genç kadının iç dünyasına bir pencere aralıyor.

“Eğer iki karşıt şeyi aynı anda istemek nevrotiklikse ben tepeden tırnağa nevrotiğim. Hayatımın geri kalan kısmını karşıt şeylerin birinden öbürüne uçmakla geçireceğim.”

Kitabın başlarında genç kadın-erkek ilişkisi ve cinselliğini öne alan bölümler ile okul-dersler üzerine geçen anlatılar biraz ergenlik dönemi kitaplarını andırdığı için sıkıcı buldum. Ayrıca konular arasında ana bağlamdan kopuk geçişler de hoşuma gitmedi. Amaçsızlığı, sorgulamaları, depresyonu, intiharı, hastane ve tedavi süreci ise kitabın akıp gitmesini sağladı. Yine de hayata dair hevesini yitirmiş bir kadının iç dünyasını anlatan bir kitabın beni daha fazla etkilemesini beklemiştim, beni duygu açısından içine alamadı. Benim için ortalama bir kitap oldu.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Eğer birinden hiçbir şey beklemezsen, hayal kırıklığına uğramazsın."

 

“Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi takılıp kalan insan için, dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.”

 

“Durumun ne kadar umutsuzsa, seni o kadar uzağa saklamaya çalışırlar.”

 

“Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği oysa bir erkeğin biri temiz öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.”

 

1 Şubat 2026 Pazar

KUYUCAKLI YUSUF

 











KÜNYE

Kitap Adı: Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali

Basım: Türkiye İş Bankası Yayınları– 2.Basım- 2020

Sayfa: 231

Tür: Roman, Türk Edebiyatı Klasikleri


İNCELEME:

Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali

Roman küçük Yusuf’un evlerinin eşkıyalarca basılması, hem öksüz hem yetim kalması ile başlar. Olay yerine gelen Kaymakam Selahattin Bey ise Yusuf’un haline dayanamaz ve onu evlatlık alır. Ancak bu evde eşiyle aralarının açılmasına sebep olur. Analığı tarafından istenmeyen, okumaya hevesi olmayan, yeni yurduna bir türlü alışamayan Yusuf, ailenin minik kızı Muazzez’e tertemiz bir sevgi besler, ona ağabeylik eder, koruyup kollar. Ta ki Muazzez genç kız olup, etrafta Yusuf’un hoşlanmadığı zengin ağa çocuklarının ilgisini çekene kadar. Delikanlılar arasında çekişmeler, kavgalar başlar. Bu uğurda sözü geçen ağa ve adamları kaymakam başına çorap örmeye başlar. Durumu fark eden Yusuf ise bir çıkar yol arar. Kendine dahi itiraf etmekte zorlandığı aşkının karşılıksız olmadığını öğrenen ve analığının hain planlarının farkına varan Yusuf duruma el koyar.

Kaymakamın hastalığı, Yusuf’un aldığı sorumluluk, artık bir baltaya sap olma ihtiyacı doğurur. İşin amaçsızlığını sorgulasa da başka çaresi de yoktur. Kaymakamın vefatı ise her şeyin sarpa sarmasına sebep olur. Yusuf hem boşluğundan fırsat bilen timsahların hem de analığının tekrar işlemeye başlayan hain planlarının içine düşmüş bulur hem kendini hem de Muazzez’i. Sonrasında gelişenler ise hem soluk soluğa hem hüzünle okuduğumuz bir hikaye bırakır.

Usta yazardan okuduğum 3.romandı. Çürümüş, adaletsiz düzene, zenginin söz sahibi olduğu, parayla şekillenen bürokrasiye karşı bir toplum eleştirisi yazmış. Ayrıca bireyin kendini ait hissetmediği yerde verdiği mücadele, yalnızlaşması, imkansızlıklar nedeniyle istekleri ile yapmak zorunda kaldıkları arasındaki sıkışmışlığı anlatılmış. Edebi yanı çok güçlü, etkileyici ve oldukça sürükleyici bir kitaptı. Mutlaka okunmalı.

Kitabın sonu sanki devamı gelecekmiş gibi bitiyor. Bunun sebebi ise aslında yazarın bu kitabı, tıpkı Yaşar Kemal’in İnce Memed serisi gibi bir üçleme olarak planlamış olmasıymış ancak maalesef erken yaşta öldürülmesi buna engel olmuş. Yusuf’un hikayesini ise cezaevi günlerinde tanıştığı bir gencin hikayesinden etkilenerek yazmış.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."

 

“İki insanın karşılaşması kadere bağlıdır, ama yan yana kalmaları onların gayretine bağlıdır.”

 

“Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu…”

 

“Hayattan fazla şeyler bekleme. Dünyada her felaketin içinden en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak, muhite uymak, hiç sivrilmemektir.”(Selahattin Bey)

 

“Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli… Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; “ Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!” deriz. Bazı şeylerde mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma… Sonra en mühimi: Kendini halinden şikayet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.”(Selahattin Bey)

 

“Hayat bu derece manasız ve insan dünyaya boş durmak için gelmiş olamazdı. Bunların hiçbirinin hakikat olmaması lazımdı.”(Yusuf)

 

“Yaramın nerede olduğunu bimiyorum. Yalnız bir yerlerim acıyor. Çok acıyor.”

 

MUMLAR SONUNA KADAR YANAR

 


KÜNYE

Kitap Adı: Mumlar Sonuna Kadar Yanar

Yazarı: Sandor Marai

Basım: Yapı Kredi Yayınları– 3.Basım- 2024

Sayfa: 114

Tür: Roman, Modern Klasikler


İNCELEME:

Mumlar Sonuna Kadar Yanar / Sandor Marai

“İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar.”

General Henrik ve Konrad askeri okulda tanışır ve çok yakın dost olurlar. Henrik’in ailesi zenginken, Konrad’ın ailesi kıt kanaat bir yaşam sürer. Birbirlerine ikiz kardeşler gibi bağlı olan bu iki adamın dostluğu yıllar sürer. Henrik evlenir, tek uğraşı iyi bir asker olmaktır. Oysa Konrad’ın içinde büyük bir müzik ve sanat aşkı yanmaktadır. Ava gittikleri bir gün birçok şeyi değiştirir. Avda Henrik’in yaşadığını düşündüğü bir an, akşamındaki yemekte eşi ile Konrad’ın sohbetinin içeriği, ertesi gün Konrad’ın haber bırakmadan askerliği bırakıp ülkeyi terketmesi ve sonrasında gelişenler Henrik’in kafasında büyük kuşkular doğurur. Aslında Henrik her şeyden emindir kendince. Ancak bu kuşkulara cevap verecek olan adam çoktan gitmiştir. Karısı Krisztina ile yüzleşmemeyi tercih eder ve kendisini bağ evine kapatır. Sadece tek bir anı bekler, Konrad’ın gelip sorularına cevap vereceği anı. Bir gün döneceğine emindir.

Karısı öldükten sonra, şatoya evine döner, sessiz yaşlanmaya devam eder. Ve tam 41 yıl sonra Konrad’tan döndüğüne dair mektup alır. Bir akşam yemeği düzenler, beklediği an gelmiştir. Kendince intikam alacağı, ona her şeyi kabul ettireceği an gelmiştir. İki yaşlı adam bir araya gelir. Peki 41 yıl beklediğine değecek midir?

Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Bu kısacık kitap beni biraz yordu. Bunca yıl sonra iki adamın sohbetini değil Henrik tarafından bir monolog okuyoruz. ‘Bi sus be adam’ diyesim geldi. Hatta kendince temellendirdiği o kuşkuları üzerine öyle büyük büyük ve net konuştu ki, ‘çok biliyorsun sen’ diyip ağzının ortasına bir vurasım da geldi. Belki haklıdır, bunu ne yazık ki okuyucu olarak öğrenemiyoruz. Bu da ‘ee ne oldu şimdi’ dedirtiyor tabi.

Bunlar yanında dostluk, hırs, kıskançlık, çekişme, tutku, ihanet temellinde hayata ve insan ilişkilerine dair felsefi bir derinliği de vardı. Çokça altı çizilesi satır mevcuttu. 41 yıl beklenmiş bir hayat muhasebesi. Felsefe sevenlere daha çok hitap edecektir.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Sonunda, en sonunda insan dünyanın ona öylesine inatla sorduğu soruları hayatının gerçekleriyle cevaplar. Sorular şöyledir:  Sen kimsin? Gerçekten ne istiyordun? Gerçekten ne yapabiliyordun? Nerede sadıktın? Nerede sadakatsiz? Nerede cesurdun, nerede korkak? Sorular bu şekildedir. Ve insan elinden geldiğince cevaplar, doğru ya da yalan söyleyerek ama bu o kadar önemli değil. Önemli olan, sonunda bütün hayatıyla cevap vermesidir.”

 

 “Sence de hayatın anlamı sadece günün birinde kalplerimizi, ruhlarımızı ve bedenlerimizi gezip sonra da ebediyen yanan bir tutkuda olabilir mi? Arada ne yaşanırsa yaşansın? Ve bunu yaşadıysak belki yine de boşuna yaşamamış olabilir miyiz? Tutku bu kadar derin, bu kadar zalim, bu kadar muhteşem, bu kadar gayriinsani mi? Ve acaba bir kişiye değil de sadece arzunun kendisine mi yönelik?”

 

“Fakat ruhunun derinlerinde bir sancı saklıydı: Olduğundan farklı olma arzusu. Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir.”

 

“Hayatın en büyük sırrı ve en büyük hediyesi, ‘aynı türde’ iki insanın karşılaşmasıdır. Bu son derece nadir görülür -doğanın hile ve zora başvurarak böyle bir ahengi engellemesinden kaynaklanıyor olmalı; belki de sebebi, dünyanın yaratılması, hayatın yenilenmesi için birbirini ebediyen arayan, zıt akortlu insanlar arasında oluşan gerilime ihtiyaç olmasıdır.”

 

“Bunu bekledim, çünkü beklemeye değer her şeyin kendi zamanı ve düzeni vardır.”

 

“İnsan yaptığıyla değil, bu yaptığının arkasındaki amaçla kendini suçlu hale getirir. Her şey amaçta saklıdır.”

 

“Acıdan ve ölümden daha kötüsü vardır. Daha kötüsü, insanın kendine saygısını kaybetmesidir.”

 

“Yeryüzünde yapacakların olduğu müddetçe yaşarsın.”


1 Ekim 2025 Çarşamba

IŞIKLAR ÜLKESİ

 













KÜNYE

Kitap Adı: Işıklar Ülkesi

Yazarı: Andres Barba

Basım: Notos Kitap Yayınları– 3.Basım- 2024

Sayfa: 149

Tür: Roman


İNCELEME:

Işıklar Ülkesi / Andres Barba

Anlatıcımız eşinin memleketi San Cristobal’e sosyal hizmet uzmanı olarak atanır. Orta ve alt sosyoekonomik sınıfta insanların yaşadığı, sakin, kırsal bir kasaba burası. Birden yaşları 9-13 arasında, nerden geldiği bilinmeyen çocuklar türer bölgede. Bir liderleri yoktur, birlikte takılmaz daha çok 4-5 kişilik gruplar halinde görünürler. Başlarda kendi halinde gezinen, oyun oynayan, kendi içlerinde tartışır görünen bu çocukları kimse sorgulamaz. Görmezden gelirler. Kendi aralarında konuştukları özel dili de zaten kimse anlamamaktadır. Önce küçük hırsızlıklar, gasplar başlar, sonra küçük saldırılar. Toplumsal düzene tehdit olarak görülmeye başlansalar da yetkili kimse somut bir eylemde bulunmaz.

Ve sonunda yılan, bana dokunmayan bin yaşasıncı ahaliye şiddetle dokunur. Dakota Süpermarketi olayı ile Otuz İkiler adı verilen bu sokak çocukları cana kastederler. 2 ölü, 3 yaralı. Ormana kaçar ve izlerini kaybettirirler. Ancak olaylar bununla kalmaz. Kasabalıların kendi çocuklarının tepkileri önce değişmeye sonra da birer birer kaybolmaya başlarlar. Otuz İkilerin etkisi kasaba çocuklarını sarmıştır. Artık kasabada halk ile yöneticiler arasında bir kaos başlar. Sonrasında ise bir çocuk avı organize edilir.

Otuz İkilerin hazin sonu kitabın başlarında okuyucuya verilen bir bilgi ancak bunun nerede, ne zaman ve nasıl olduğunu merak ederek okuyorsunuz. Kendilerine bir sosyal düzen yaratmış bu çocukların hikayesi bana biraz Sineklerin Tanrısı kitabını hatırlattı. Kitabın adı ise çocukların kendilerine ışık yansımalarıyla yarattıkları dünyadan geliyor, okuyanlar anlayacaktır.

Bizden değil diye ötekileştirilen, görmezden gelinen çocuklar üzerinden bir toplum eleştirisinde bulunurken, şiddete başvurup kaos yaratan aynı çocuklar üzerinden çocuk masumiyeti mitini sorguluyorsunuz. Hem çocuk hem yetişkinlerin kurduğu düzen üzerinden medeniyeti, suçu, masumiyeti, şiddeti, toplumsal düzenin oluşum koşulları ve basamaklarını, insanın karanlık taraflarını düşünmenizi sağlıyor. Severek ve özellikle sonunu burkularak okudum. Tavsiye ederim.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Çocuklar için dünya, çoğu zaman sevgi dolu olsalar da kurallar koymaktan vazgeçmeyen yetişkin gözetmenlerle dolu bir müzedir. Her şey yekparedir, her şey onlardan önce, hatta ezelden beridir vardır. Karşılığında sevgi alabilmek için masum olduklarına dair miti yaşatmak zorundadırlar. Masum olmaları yetmez, bunu göstermeleri de gerekir.”

 

"İnsan, gezegenlerden atomlara kadar anlayamadığı ne varsa sistematik olarak insanileştiriyor."

 

“Aklıselim yaradılışlı insanların deliliğinden daha tehlikelisi yoktur. Şiddete eğilimlilerden onları ayıran, ümitsiz ve radikal olmalarıdır.”

 

“Ölüler terk ederek bize ihanet ediyor olabilir ancak biz de yaşayarak onlara ihanet ediyoruz.”

 

“Kimi zaman insan ruhunun derinliklerine inmek için çok güçlü bir denizaltına binmek gerektiğine inanırsın, ama sonra bir de bakmışsın ki dalgıç kıyafetleriyle evin küvetine dalmaya çalışıyorsun.”

 


12 Temmuz 2025 Cumartesi

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Yazarı: Barış Bıçakçı

Basım: İletişim Yayınları–  sesli kitap

Sayfa: 167

Tür: Roman


İNCELEME:

Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı

Kitabın isminden etkilenmiş, yazardan ilk kitap olarak seçmiş, çok daha etkileyici ve dolu bir hikaye okuyacağımı düşünmüştüm. Maalesef kitap beklentimi karşılamadı. Önce kısaca konudan bahsedeyim, sonra düşüncemi detaylandırayım.

Ender ve Çetin ilkokul zamanlarından beri yakın dost olan, şimdilerinde 40’lara merdiven dayamış, orta yaş bunalımları ve sorgulamalarında iki ev arkadaşı. Fiziken pek etkileyici tipler değiller. İlişkileri fazlaca yakın ve tuhaf bulunuyor çevrelerce. Sonra okuldan yakın arkadaşları Fikret, ailesinin kaza haberi üzerine, cenaze işlemleri için Amerika’dan gelir, üniversitede okuyan kız kardeşi Nihal’i, dostları Ender ve Çetin ile yaşamak üzere onlara emanet eder döner.  Gencecik ve güzel Nihal bu eve bomba gibi düşer, iki karakterin aklını başından alır. Karakterlerin içsel çatışmalarına tanık oluruz.

Kitap Ender’in Çetin’e hitaben anlatılarından oluşuyor. Bir Mektup, bir Anı gibi. Konu biraz klişe, anlatım ise biraz arabesk geldi bana. Yazar edebiyat yapmak için fazla zorlama, süslü cümleler yerleştirmiş gibiydi sanki. Özgün gelmeyen konuyu da sevmedim. Orta yaşlı iki adamın, arkadaşlarının kardeşi ve kendilerine emanet genç yaştaki kıza şehvet ve şefkat arasında gidip gelmeleri, bir ağabey uyarısıyla şefkat sınırında kalmaya çalışmaları.

Ender ile Çetin arasındaki ilişkinin yazar tarafından yer yer ‘eşcinsellikle karıştırılmaması’ vurgusuna rağmen yoğun biseksüellik algısı yaratılarak verilmesi samimiyetsiz geldi. İki erkek arasındaki dostluk ilişkisi için bence de fazlaca feminen davranışlara sahiplerdi. Ki bence sorun biseksüel olmaları değil zaten; hem öyle algısı yaratılıp hem inkâr edilmesi ve sürekli bu duruma değinilmesi.

Bir de neden Ender, Çetin’e hitaben yazdı? Kitap sonunda hep bir trajedi, dokunaklı bir son bekledim. Kitabı enteresan, ilgi çekici kılacak bir son ile de karşılaşamadım maalesef. Biraz donuk ve duyguyu aktarmakta başarılı bulmadığım bir anlatımdı. Tek sıcak hissettiren anlar, Ankara özlemim ile Ankara sokaklarında dolaştırması oldu. Tavsiye edeceğim bir kitap olamadı malesef. Kitabın filmi de varmış, henüz izlemedim ama anlatım olarak daha naif ve başarılı olduğunu okudum. İlgilenenler için bilgi olsun.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Çaresizlik mi diyorsunuz? Bizim en büyük çaresizliğimiz, aklımızın hala başımızda olması."

 

"Dostum, her şeyin farkında olduğun için mi yalnız ve mutsuzsun?"


"Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti."

 

“Yalnız aklıyla hareket eden bir insan gerçek bir insan değildir. Böyle bir insan hiç yaşamasın daha iyi! İnsan duygularıyla insandır.”

 

"Reşit, ömür denen şeyin tedricen yaşanmadığını söylerdi. Gerçekten öyle, her şey birdenbire oluyor. Küçük bir çocukken birdenbire, ilaçlarını plastik bir margarin kabında saklayan bir ihtiyar oluveriyorsun. Kendin için, çocukların için, ülken için güzel şeyler ümit ederken, seni biçimlendiren şeyin güzel bir gelecek hayali olduğunu düşünürken, birdenbire kaderinin, güne ayak uyduramamak, gençliğini, geçmişini özlemek ve hızla dönen dünya tarafından hep kenara savrulmak olduğunu görüyorsun."



19 Haziran 2025 Perşembe

YALAN DOLAN

 











İNCELEME:

Yalan Dolan / Veronica Raimo

İtalyan Edebiyatından ödüllü genç bir yazar olan Raimo, kurmaca ile otobiyografinin sınırlarının birbirine karıştığı, biraz muzip, biraz alaycı bir üslup ile kaleme almış romanını. Kadın yazarların romanlarını yayınlama kararı alan yayınevinden çıkan bu ilk örnek, gülünç ve aykırı bir büyüme ve özgürleşme hikayesi olarak tanıtılmış.

Kaygı bozukluğu yaşayan aşırı kontrolcü bir anne, işkolik, öfke sorunu yaşayan ve takıntılı bir baba, dahi ve yine yazar olan bir ağabey. Veronica’nın çocukluğu, gençliği, cinselliği keşfi, kadınlığı, aile ilişkileri. Daha çok babasına dair anıları üzerinden aslında anılarımızın gerçekliğine dair bir sorgulama.

Belleğimizdeki tüm anılar gerçekten hatırladığımız gibi mi yaşandı? Bizim anılarımız üzerindeki katkımız nedir? Benim dikkatimi en çok çeken kısım burası oldu açıkçası. Muzip bir anlatı gibi gelse de aslında satır aralarından içsel bir travmanın da kokusunu almadım değil usul usul.

Yaz aylarında zaman geçirmelik, zihin dağıtmalık okumalar arayanlar için iyi gelebilir ancak çokça övülen bu kitap benim beklentimi karşılamadı ne yazıkki. Konu geçişlerindeki dağınıklık, karakterlerin derinliksizliği, anlatının yüzeyselliği hoşuma gitmedi. Ve en önemlisi bence duygusuz bir anlatımdı. Bir duyguyu yazmak değil hissettirebilmek başarı.  Fazlaca şişirilmiş bir kitap olduğunu düşünüyorum. Mutlaka okunmalı gibi bir tavsiyede bulunamayacağım o nedenle. Sevenleri kızmasın tabi, bana hitap etmedi, zevkler diyelim.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Okuduğum kitap iyi değilse bu sefer de kâğıt israfını dert ediniyorum. Bu derdimi daha derin bir düşünceye dönüştürüyorum. Bu felaket için kurban edilmiş her masum dal için üzülüyorum. Tüm gün bu gibi nedenlerle canından olmuş başka masum dalları düşünerek kederleniyorum. Kitapçıları, kütüphaneleri, sonsuz dal mezarlıklarını düşünüyor ve anılarımızın bir parçasını geleceğe, bizden sonra gelenlere iletmek uğruna yarattığımız kıyıma yanıyorum.”

 

"Ömrümce bardağın dolu tarafını görmedim. Boş tarafını da görmedim. Bardağı her an devrilecekmiş gibi gördüm. Ya da hiç göremedim. Zaten bardak da yoktu. Hiçbir şey yoktu."

 

“Anılarımızın çoğu biz farkına varmadan terk eder belleğimizi; geri kalanları biz yeniden doldururuz, çevreye saçarız, şevkle abartırız, kapı kapı dolaşan seyyar satıcılar gibi methederiz, hikâyemize kulak verecek birini ararız. İndirimli, yarı fiyatına. Bellek benim için küçükken oynadığım o zar oyunu gibi; Asıl olan nafile mi, hileli mi olduğuna karar verme meselesi.”

 


23 Mayıs 2025 Cuma

YÖRÜNGEDE

 












KÜNYE

Kitap Adı: Yörüngede

Yazarı: Samantha Harvey

Basım: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 163

Tür: Roman


İNCELEME:

Yörüngede / Samantha Harvey

Bir uzay kapsülü içinde dünya yörüngesi etrafında 16 dönüş yapan farklı milliyetlerden altı astronot: Nell, Roman, Anton, Pietro, Chie ve Shaun. Görevleri meteorolojik verileri toplamak ve bilimsel deneyler yapmak. Günde onaltı gündoğumu ve onaltı günbatımına tanık oluyorlar. Klostrofobik bir ortamda kendi sınırlarını da keşfediyorlar.

Astronotlardan Chie görevdeyken annesinin vefat haberiyle sarsılıyor. Dünyada kopan ve izledikleri amansız bir tayfunun sevdiklerini tehdit edişini gözlemliyorlar. Yörüngede bu 16 dönüş sırasında kendi korkuları, kaygıları, hayalleri, hedefleri, rüyalarını irdeliyorlar. Neden astronot olduklarına ya da neden uzayda bulunulduğuna dair varoluşsal sorgulamalara da giriyorlar. Uzayın sınırsızlığında insanın değeri, kendine atfettiği anlamsız önemi sorguluyoruz biz de onlarla beraber.

2024 Booker ödülü kazanan bu kitabı gerçekten çok merak ederek aldım. Ancak beklentimi karşıladığını söyleyemeyeceğim. Konular dağınık, karakterler derinliksiz, anlatım yorucu geldi. Ele alınan bir iki olay duygudan yoksundu. Aralarda evrenin, dünyanın varoluşuna, insanın anlamı ve değerine yönelik yapılan felsefi anlatımlar okunası idi ancak özgün değildi. Bunun dışında ise yoğun şekilde uzaydan dünya betimlemeleri okuyorsunuz. Fazlaca ara vererek okudum. ‘Okumayın zaman kaybı’ diyeceğim bir kitap olmaması yanında ‘tavsiye ederim, okuyun’ diyeceğim bir kitap da değildi maalesef. Bir parça hayal kırıklığı ile vedalaşıyorum bu kitap ile.

  

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:


“Dünya, buradan bakıldığında cennet gibi.(…) O gezegendeyken yukarı bakar ve cennetin başka bir yerde olduğunu düşünürüz, ama işte astronotlar ve kozmonotlar bazen şöyle düşünür: belki de hepimiz orada doğmuş olanlar zaten öldü ve bir ahiretteyiz. Eğer öldüğümüzde gitmemiz gereken olasılığı düşük, inanması zor bir yer varsa, o cam gibi, uzak küre, güzel yalnız ışık gösterileriyle, pekâlâ orası olabilir.”

 

"İnsan bunu neden yapar? Asla gelişip serpilemeyeceği bir yerde yaşamaya çalışır? Seni isteyen, dört dörtlük bir dünya tam altında dururken, ne diye evrenin seni istemeyen noktalarına gitmeye uğraşırsın? İnsanın uzaya duyduğu şehvetin meraktan mı yoksa nankörlükten mi kaynaklandığından asla emin olamıyor. Bu acayip, yakıcı özlem onu kahraman mı yapıyor yoksa ahmak mı? Hiç kuşkusuz bir parça ikisi de."


“Kim insanın gezegene nevrotik saldırışına bakıp bunu güzel bulabilir ki? Insanoğlunun kibri. Öyle muazzam bir kibir ki, ancak aptallığıyla eşdeğer. Uzayı delen şu fallik gemilerse kesinlikle kibirin zirvesi; kendini beğenmişlikten kafayı yemiş bir türün totemleri.”

 

“İnsanlar huzuru birbirinde bulamaz mı? Peki ya Dünya’da? Sevecen bir dilek değil bu, huysuz bir talep. Yaşamlarımızın bağlı olduğu bu biricik şeyi kasıp kavurmayı, mahvetmeyi, yağmalamayı ve çarçur etmeyi kesemez miyiz?”

 

“İnsanlığın geleceğini nasıl yazıyoruz? Hiçbir şey yazdığımız yok, o bizi yazıyor. Biz rüzgârda savrulan yapraklarız. Rüzgâr olduğumuzu sanıyoruz, oysa sadece yaprağız.”

 


“Büyük bir önemimiz var, hiçbir önemimiz yok. İnsani başarının doruğuna ulaşıyorsun ve başardıklarının hiç denecek kadar az olduğunu ve bunu anlamanın herhangi bir yaşamın ulaşabileceği en büyük başarı olduğunu keşfediyorsun; buysa hiçbir şey, aynı zamanda da her şeyden daha büyük, daha önemli bir şey.”

 

19 Nisan 2025 Cumartesi

GUGUK KUŞU

 












KÜNYE

Kitap Adı: Guguk Kuşu

Yazarı: Ken Kesey

Basım: Nemesis Kitap - 2023

Sayfa: 397

Tür: Roman


İNCELEME:

Guguk Kuşu / Ken Kesey

“Hikâyenin gerçekte yaşanamayacak kadar dehşetli, gerçek olamayacak kadar korkunç olduğunu düşüneceksiniz! Yapmayın, lütfen. Anlatacaklarımı salim kafayla düşünebilmek hâlâ çok zor benim için. Hem yaşanmamış bile olsa, hepsi gerçek.” (Şef Bromden)

Gerçeği anlatan bir yalan… 60lı yıllar. Yazar bir klinikteki ilaç deneylerine katılıyor 6 ay boyunca. Sonunda ise aynı koğuşa hastabakıcı olarak işe giriyor. Bu ortam etkisinde yaratıyor ilk romanının hikayesini.

Kitap bir akıl hastanesinde geçiyor. Klinikte hastalar Akutlar ve Kronikler olarak ikiye; Kronikler de Ayaklılar, Tekerlekliler ve Bitkiseller olarak üçe ayrılıyor. Üst katta ise Zihinseller koğuşu, Şok Dükkanı ile birlikte hizmet veriyor. Katı bir disiplin hakim. Başlarında Doktor Spivey olsa da asıl sözü geçen diktatör Büyük Hemşire Ratched. Hastabakıcı siyahi oğlanlar Washington, Williams, Warren ise onun sözünden çıkmıyor.

Anlatıcımız Kızılderili Şef Bromden, klinikteki hastalardan, temel karakterlerden biri. Geldiğinden beri sağır ve dilsiz rolü yapan, insan irisi bir adam. Kliniğin süpürge işleri ona yıkılıyor.

Ana karakter Randle Patrick McMurphy, 35 yaşında, itaatsizlik nedeniyle ordudan atılmış, farklı suçlardan defalarca tutuklanmış, Pendleton ıslahevinden sonunda akıl hastanesine transfer edilmiş kızıl saçlı, iri cüsseli asi bir ruh. McMurphy’nin kliniğe gelmesiyle birçok şey değişmeye başlıyor. Kuralları sorgulaması, asiliği, güç gösterisi ve mizahi duruşu diğer hastalara da yansımaya başlıyor.

Bay Harding, Billy Bibbit, George, Cheswick, Sefelt, Fredrickson, Scanlon ve Martini de romanın önemli karakterleri. Her biri kendine has özellikleriyle incelikli işlenmişti.

Klinikte amaç topluma ayak uyduramayan hastaları rehabilite edip topluma kazandırmak. Peki verilen ilaçlar, uygulanan yöntemler gerçekten tedavi amaçlı mı yoksa amaç düzene itaatkar bireyler sağlamak mı? Elektroşok Tedavi klinikte hala uygulanan bir yöntem. Labotomi ise geçmişte kalmış ama söylentileri tüyler ürpertmeye devam ediyor.

McMurphy nin yaydığı düzene başkaldırı rüzgarıyla otoritesi sarsılmaya başlayan güçler, sizce bu duruma nereye kadar izin verecek? McMurpy ve Şef Bromden’i neler bekliyor?

Sistem ile birey arasındaki çatışmayı, direnişi, özgürlük arayışını psikolojik bir temelden anlatan bu kitabı soluksuz okudum. Çok etkileyici ve dramatik bir finale sahipti. Bu kadarını beklemiyorum. Şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca eserin 5 dalda oscar ödüllü bir filmi mevcut.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Bu dünya... Güçlülerin dünyası, arkadaş! Varoluş ritüelimizin temelinde güçlünün zayıfı yutarak daha da güçlenmesi yatıyor. Buna göğüs germeliyiz. Doğrusu da o zaten. Doğal dünyanın bir kanunu olarak kabul etmeyi öğrenmeliyiz bu gerçeği. Tavşanlar bu ritüelin içindeki rollerini kabul eder ve kurdu güçlü bellerler. Savunma olarak tavşan; kurt yanındayken sinsileşir, korkaklaşır, atikleşir, kendine delik kazar ve saklanır. Böylece sebat eder ve hayatını sürdürür. Yerini bilir. Kurda asla ve asla meydan okumaz. Akıllılık olur mu hiç öylesi? Söylesene olur mu?”

 

"Kahkahasını kaybeden temel dayanağını kaybeder..."

 

“Baba der ki dikkatli olmazsan insanlar seni o veya bu şekilde kendi uygun gördükleri şeyi yapmaya yahut keçi gibi inat edip, nispet olsun diye istediklerinin tam tersini yapmaya zorlarlar. Baba der ki dikkatli olmazsan insanlar seni o veya bu şekilde kendi uygun gördükleri şeyi yapmaya yahut keçi gibi inat edip, nispet olsun diye istediklerinin tam tersini yapmaya zorlarlar.”

 

“Akıl hastalığının güçle ilgili yönünü hiç fark etmemiştim. Güç. Düşünsene, belki de insan ne kadar deliyse, o kadar güç sahibi olur.”

 

“… kahkahalarla gülüyor. Sırtını kamara çıkıntısına vererek gülüyor, gülüyor, kahkahası denizlere yayılıyor… (…)her şeye gülüyor. Çünkü kendini dengede tutabilmek, hayatın seni zırdeliye çevirmesini önleyebilmek için canını yakan şeylere gülmen gerektiğini biliyor. Her şeyde acı bir yön olduğunu biliyor; (…) ama mizahın acıyı silip yok etmesine izin vermediği gibi, acının da mizahı yok etmesine izin vermiyor.”

 

“Ve hastalandım. Yaptıklarım değildi hastalanmamın nedeni, sanmıyorum. Daha çok toplumun o yüce ve ölümcül işaret parmağının beni göstermesiyle gelen histi... Ve milyonlarca insanın 'Utan. Utan. Utan' diye haykıran yüce sesi. Toplumun farklı olanla baş etme yöntemi budur.”

 

"Hayır. Hayır, dinle beni. Seni öyle yola getiremezler. Sana öyle dümenler çevirirler ki, onlarla mücadele edemezsin. İnsanın içine işlerler. Kafana bir şeyler sokarlar. Senin büyüyüp, işler çevirmeyi tasarladığını anlar anlamaz harekete geçerler. Sen daha küçükken o iğrenç makinelerini çalıştırıp senin canına okurlar. Artık hiçbir şey yapamaz hale gelinceye kadar da uğraşırlar."

 


26 Şubat 2025 Çarşamba

KİMSE GİTMEMİŞ GİBİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Kimse Gitmemiş Gibi

Yazarı: Meltem Trubody

Basım: Destek Yayınları– 1.Basım- 2023

Sayfa: 199

Tür: Roman


İNCELEME:

Kimse Gitmemiş Gibi / Meltem Trubody

Paris, Londra ve İstanbul’dan Anadolu’nun bir kasabasına uzanan aşk, hüsran, mutluluk, acı, kayıplar ve kazanımlar içeren bir umut hikayesi.

Herkesin yükleri ya da dindirmek istedikleri var geçmişinde. Kaçarak, saklanarak çözüm bulabiliyor muyuz peki? Geçmişi çözmeden gelecek inşa etme mümkün mü?

Hikayenin merkezinde iki kadın. Onların çevresinde farklı kültürlerden ve geçmişlerden gelen insanlar. Yolların birleşme noktası, kaçışların son durağı oluyor bu kasaba. Geride bıraktıkları hayatın hayal kırıklıklarından, hüsranlarından kaçmış ve yorgun, kırgın ruhlarını iyileştirmek için bir inziva yeri olarak bu kırsal kasabayı bulmuş iki kadın Betül ve Pınar.

Bu iki kadın hem birbirlerini sarıl sarmalayarak hem de geçmişleriyle yüzleşerek yeni bir gelecek inşa ediyorlar. Kolay mı oluyor? Hayat türlü türlü sınavdan geçiriyor.

Biraz aşk biraz dram çokça dostluk barındıran bir kasaba yaz dizisi tadındaydı kitap. Beni pek de içine alamadı doğrusu kitap. Aşk konulu romanlar pek tarzım değil bunun etkisi büyüktür muhtemelen. Sade ve akıcı bir dili var. Ben en çok Betül’ün yardımcıları Hacer ve Hasan’ın hikayelerini sevdim. Yazar karakter çeşitliliği yaratmak istemiş sanki Yaşar baba ve İmbat gibi karakterleri dahil ederek ancak hikayeyi yeterince beslememiş diye düşündüm. Anlatılan dostluk bağı ve hayatın sürprizlerle dolu olduğunun altının çizilmesi umut aşılaması bakımından kıymetliydi. Ne de olsa hayat bazen bitti dediğimiz yerden başlar. Türü sevenler keyif alacaktır.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Hayat biraz da tesadüflerin, olmazların ve olmazları olur yapan ihtimallerin bulunduğu bir yol değil miydi?”

 

“Başka yazlar gelecekti ve başka kışlar. Yeniden yeşeren yaprakların üzerinde kim bilir kaç kelebek daha kozasından çıkacaktı. Evrenin sonsuzluğunu düşününce, kelebek kadar olsa da ömrü, insan hiç gitmeyecekmiş gibi kök salacaktı hayata. Ve hayat kimse gitmemiş gibi devam edecekti doludizgin.”


17 Şubat 2025 Pazartesi

ÖRÜMCEK AĞI

 











KÜNYE

Kitap Adı: Örümcek Ağı

Yazarı: Max Seeck

Basım: Doğan Yayınları– 1.Baskı- 2025

Sayfa: 432

Tür: Roman, Polisiye-Gerilim


İNCELEME:

Örümcek Ağı / Max Seeck

Örümcek Ağı, bir İskandinav polisiyesi ve Finlandiyalı yazarın ‘Dedektif Jessica Niemi’ serisinin ikinci kitabı. İlk kitap Cadı Avcısı imiş. İki kitap karakterler olarak ortaklıklar içerse de olaylar ile ilgili bağ olmadığından tek başına da okunabilir ki ben bilmeden öyle yaptım.

Kitap iki Instagram fenomeni Lisa Yamamoto ile Jason Nervander in aynı gün kaybolması ile başlayan ve ardından da bir kadın cesedinin sahile vurmasıyla derinleştirilen bir soruşturmayı konu alıyor. Lisa en son ünlü bir Rap şarkıcısının lansmanında görülüyor. Jason ın tel sinyali kadın cesedinin bulunduğu sahil bölgesinde bulunuyor. Cesedi bulunan kadın Ukraynalı Olga Belousova resmen Finlandiya’ya hiç giriş yapmamış ve kolunda sigara yanıklarına benzer küçük yanıklardan muntazam bir çember oluşturan bir iz mevcut. Olganın üzerinde manga karakterlerine benzer kıyafetler, kanında ise bir kurbağa zehri var. Ve Lisa nın odasında da kendi kaleminden çıktığı söylenen manga kıyafetli kadın çizimleri…

Şiddet Suçları Birimine yeni atanan Amir Helena Lappi (Hellu) soruşturmayı dedektif Jessica Niemi’nin yürütmesini ister. İki karakter arasında soğuk rüzgarlar hiç dinmez. Jessica ekip arkadaşları Yusuf, Rasmus Susikoski, Ninna, Jami Harjula, adli tabip Sissi Sarvilinna ile arap saçına dönen bu vakayı çözmeye adar kendini. Ancak bu sırada kendi travmaları, annesi başta olmak üzere geçmişin hayaletleri ve yeni amiri Hellu peşini bırakmaz.

Suçlu diye peşine düşülen müttefikler, masum sanılan suçlular, bir alternatif tedavi yöntemini bağımlılığa çeviren bir alternatif sağlık çetesi, Manga fetişizmi ve bunu kullanan bir fuhuş çetesi, gençlere cinsel danışmanlık yapan eğitimli seks terapisti bir peder… Dedektif Niemi’nin herkesten sakladığı özel yaşamı… Oldukça zeki ve aktif bir soruşturma ekibi…

Tempoyu aktif tutan, sürekli hedef şaşırtan, sonunda okuyucuyu ters köşe yapabilmiş bir polisiye gerilim. Oldukça akıcı ve sürükleyici. Ben severek okudum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Sonuçta hepimiz temelde ölüyüz; bizi ayıran tek şey sonumuzun zamanlaması."

 

“İnsanlar trajedinin o zorlayıcı yönüne illa kendi gözleriyle tanık olma, kendi gözleriyle görme ihtiyacı duyuyordu. (…) İşin özü insan günlük yaşamın monotonluğunu kıracak trajedileri arayan gerçek bir leş yiyiciydi.

 

“Gerçek her zaman az çok görünürdür… Gerçek, renklendirilmesi gereken konturlardır ve bu renkler her zaman hazır bir şekilde seni beklemez. Bazen onları oldukları yerden çıkarmak için zorlukları aşmak gerekir.”

 

“Büyücünün senin hangi kartı seçtiğini bilmesine gerek yok… Senin kartının yanındaki kartı bilmesi yeterli.”


23 Ocak 2025 Perşembe

BÜYÜLÜ YER

 










KÜNYE

Kitap Adı: Büyülü Yer

Yazarı: Rene Denfeld

Basım: Doğan Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 255

Tür: Roman


İNCELEME:

Büyülü Yer / Rene Denfeld

Büyülü Yer, Amerika da şiddetin, tacizin, tecavüzün, uyuşturucunun, her türlü suçun kol gezdiği bir hapishane. Ne büyük tezat değil mi?

Anlatıcımız, hikayesinin bir kısmını anlatı içinde kırıntılar halinde öğrendiğimiz, en vurucu kısmını ve kim olduğunu ise kitap sonunda öğreneceğimiz bir idam mahkumu. Bu karanlık yere katlanmak için kendine bir hayal dünyası yaratmış ve böylece onun için bu cehennem bir Büyülü Yer’e dönüşüvermiş.

G Bloğu, hafif suçlular koğuşu. Müebbetlik mahkumların kapatıldığı A koğuşu, mahkumların avlu, yemekhane, kütüphane gibi alanlara ulaşımının mümkün olduğu bir koğuş. H koğuşu ise sorun çıkaran mahkumların bir süre adresi olan, ölseniz kimsenin haberinin olmayacağı ses geçirmeyen kapalı koğuşlar. Zindan ise, idama mahkumların kaldığı, yerin altında, penceresi olmayan, dış dünyadan habersiz, bir ampul ile gün dönümünü anladıkları hücrelerden oluşan koğuş. Bu ağır suçluların nefes almak için bu zindandan tek çıkışı ‘tahliye odası!’ idi;  avukatlar ile güvenli görüşebilme için hazırlanmış, içerisinde bir Dugdemona Kafesi bulunan bir odaydı burası. Zindan koridorunun sonunda da mahkumların ‘zehirli serum odası’ dedikleri infaz odası vardı.

Günahkar bir Rahip, Hanımefendi, hapishane müdürü, başgardiyan Conroy, idam mahkumları York, Striker ve Arden, beyaz saçlı çocuk hikayenin temel taşları.

Hanımefendi idam cezası alan mahkumların cezasını müebbete çevirmek için delil toplayıp karşı davaya hazırlayan, avukatlarla birlikte çalışan bir araştırmacı. York’un davasını üstlenir ancak York ölüm cezasının onanmasını ve dava açılmamasını ister. Hanımefendi York’u ikna etmeye çalışırken zamanın daralması nedeniyle delilleri de araştırmaya başlar ve York’un hikayesi önümüzde açılmaya başlar. Ve vurucu o sorular: Kişilerin yaşadıkları travmatik tecrübeler sonunda bir suçluya dönüşmüş olmaları onları affetmek ya da cezayı hafifletmek için bir sebep olabilir mi? Masumiyet ile suçluluk arasında net bir çizgi çizebilir miyiz? Bir suçlu aynı zamanda bir kurban olabilir mi?

Büyülü Yer aslında korkunç bir cehennem. Özellikle de korumasız güçsüz toy bir gençseniz. Hafif suçtan ceza alıp yatıp çıkacağım derken azılı bir suçlunun oyuncağı olarak bulabilirsiniz kendinizi.  Avlu ya da merdivenlerin sessiz köşeleri tam bir kabus olabilir.

Kitap oldukça akıcı ancak belirtmeliyim ki biraz sert. Bir hapishane de başka türlü anlatılamazdı. Her karakterin hikayesi ayrı ayrı işlenmişti ve bazıları gerçekten çok vurucu sonlandı. Romanda ayrıca, bir suçlunun içinde bulunduğu cehennemde bir sığınak noktası olarak kitapları görmesi işlenmiş, böylece edebiyatın yatıştırıcı, iyileştirici gücüne de parmak basmış.  Benim için yeni bir yazardı ve başarılı buldum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Kitaplar hayatıma ihtişam getirmişti, aynı zamanda da anlayış: Hayat bir hikâyeydi. (…) Kitaplar bana gerçeğin taşın dokunuşunda olmadığını, taşın ne anlattığını görmemi sağladı.”

 

“İnsan ölmek istediğini nasıl bilebilirdi ki? Bir an ışık çakıyor da mı anlıyorlardı, yoksa yavaş yavaş mı idrak ediyorlardı?”

 

“Bazı fikirlerin içimde sessiz kalması gerekir, bazı kelimelerin içindeki harfler gibi.”

 

“Tacize uğramamış insanlar vücudun dış hatlarını bulanıklaştırmanın ne anlama geldiğini, derinizin her santiminin dokunulabilecek bir yer olduğunu, bütün deliklerinizin ve ağzınızın başka insanların uzuvlarını sokabileceği bir yer olduğunu anlamazlar. Vücudunuz maddesel olmayı bıraktığında ruhunuz gidecek yer bulamaz ve bulduğu ilk pencereden kaçmaya çalışır. (…) Ruhunuz olmadığında içinizdeki fikirler korkunç şeylere dönüşüyor. Uğursuz canavarlar gibi kontrolsüzce büyüyorlar.”

 

“… Kurbanları değil de katilleri hatırlamamızın ne kadar üzücü olduğunu düşündü. Dünya Hitler’in adını unutup kurbanların isimlerini hatırlasa nasıl olurdu? Kurbanları ölümsüzleştirsek ne olurdu?”