23 Haziran 2026 Salı

SES DİYETİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Ses Diyeti

Yazarı: Arzu Haksun

Basım: Doğan Yayınları– 1.Basım- 2026

Sayfa: 136

Tür: Kişisel Gelişim


İNCELEME:

Ses Diyeti / Arzu Haksun

Ses Diyeti ne mi anlatıyor? Etnomüzikolog yazar şöyle anlatmış:

“Müzik bizi nasıl yönetiyor? Biz bu görünmez etkiye ne kadar farkındalıkla bakıyoruz? Sesin hayatımızdaki gücü, kültürlerden gelen izleri ve kimliğimizde bıraktığı derin yankılar… İşte tüm yolculuğumuzun temelinde bunlar var (…) Ses Diyeti yalnızca kişisel bir arayış değil; sesin insan bedeninde, zihninde ve kültüründe açtığı kapıları anlamaya yönelik bir davet, bir farkındalık çağrısıdır.”

Yazar kitaptaki 16 kısa bölümde şu sorulara cevap veriyor:

-          Bedenimizin müziğini nasıl dinleriz?

-          Sevdiğimiz müziği neden severiz?

-          Ses tonunun iletişim başarısına etkisi nedir? Hangi ortamda sesi nasıl kullanmalıyız?

-          Ses ve müziğin, şifa etkisi, algı ve duygu yönetimi ile ikna gücü üzerine etkisi nedir?

-      Modern dünyanın gürültüsü duygusal, bilişsel ve fizyolojik sistemlerimizi nasıl etkiliyor? Gürültü ile müzik arasındaki sınır nerede başlar?

-          Ritmin müzikte önemi nedir?

-          Spor ve müzik nasıl bir etkileşim içinde?

-          Direksiyon başında dinlenen müzik şoförü nörofizyolojik olarak nasıl etkiliyor?

-          Bir markanın ya da mekanın ruhunu yansıtırken işitsel kimlik oluşturmanın önemi?

-          Dinlenen müzik ile sunulan yemeğin karakterinin uyumu neden önemli?

-          İyi bir festival nasıl organize edilmeli?

-          Bir şehrin sesleri bize neler anlatıyor?

-          Müzik seçimimiz kimlik inşamızı nasıl etkiler?

Ve bahsi geçen tüm alanlar ve kişi grupları için ses diyeti önerileri sunuluyor. Yazarın hepimizin kendimize sormamızı istediği soru ise şöyle: “Gerçekten duyuyor muyuz? Yoksa yalnızca işitiyor muyuz?”

Bu soruların yanıtlarını ve önerileri merak ediyorsanız okuyabilirsiniz. Tek eleştirim fazlaca tekrara düşülmesi yönünde olabilir. Bazı cümlelerin biraz çevrilerek de olsa her bölümde tekrarlanması ve bölüm içinde bölümden bağımsız ayrı konularda bilgi paylaşılması “düşünce akışının biraz daha düzenlenmeye ihtiyacı mı varmış” diye düşündürttü. Keyifli bir okumaydı, müzikle ilgili olanlar özellikle sevecektir.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Ses yalnızca işitip kulağımızdan içeri aldığımız bir olgu değil; içinde yaşadığımız, bedenimizle soluduğumuz, zihnimizle algıladığımız bir çevre. Bir kentin gürültüsü, bir evin sessizliği, bir melodinin duygusu… Hepsi bizi şekillendiren görünmez bir atmosferin parçaları. Bu çevre, bizim zihinsel berraklığımızı, duygusal dengemizi ve bedensel sağlığımızı doğrudan etkiliyor.”

 

“Nasıl ki ne yediğimiz bedenimizi etkiliyorsa ne dinlediğimiz de ruhumuzu, sinir sistemimizi ve ilişkilerimizi etkiler. Sürekli yüksek, sert, uyumsuz seslere maruz kalan bir beden yorulur. Sürekli gürültü içinde kalan bir zihin, dinlenmeyi unutur. Sürekli yanlış tonda konuşulan ilişkiler, zamanla kırılır.”

 

“Beynin dinlediğimiz ritimlerle senkronize olan doğası, müziği bir eğlence aracı olmaktan çıkarır, aynı zamanda bizi regüle eder, dengeler ya da hizalar.”

 

“… kulak, en dürüst gezginin en keskin pusulasıdır.”

 

“Müzik listeleri, birer otobiyografidir. Belki sözcüklerle anlatmakta zorlanılan bir duyguyu, bir şarkı kelimeleri kullanmadan dile getirir. Çünkü müzik, insanın iç dünyasını başkasının sesiyle seslendirir.”


MÜRŞİDİM DOĞA

 












KÜNYE

Kitap Adı: Mürşidim Doğa: Doğa-İnsan-Tefekkür

Yazarı: Nazım Tanrıkulu

Basım: Doğan Yayınları– 1.Basım- 2026

Sayfa: 269

Tür: Kişisel Gelişim


İNCELEME:

Mürşidim Doğa / Nazım Tanrıkulu

Doğanın Sessiz Öğretmenliğinde İnsanın Kendini Arayışı

Tıbbi ve aromatik bitkiler üzerine çalışan yazar bu kitabında okuyucuyu doğaya doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Doğadan ve bitki dünyasından derin bilgiler paylaşıyor. Bunu da hem Anadolu irfanının bütüncül bilgeliğinden hem de modern bitki biliminin çoklu perspektifinden (fitokimya, etnobotanik, farmokognozi, ekoloji vb.) yararlanarak yapıyor. Kitabı 2 ana bölümde inceleyebiliriz.

İlk ana bölümde yazar 4 alt bölümde doğa ile etkileşimimizi şu temalar doğrultusunda irdelemiş:

-       Birinci Eşik: Ayrılış; kendimizi yeniden keşif, egomuzdan sıyrılış, doğayla aramıza çizdiğimiz sınırlardan sıyrılmak,

-          İkinci Eşik: Dikkat; tek değil bir olduğumuzu, ayrı değil bütün olduğumuzu fark etmek,

-          Üçüncü Eşik: Geçiş; bu bilgelikle dönüşmek, doğanın ve bütünlüğün bilgisine erişmek,

-          Dördüncü Eşik: Dönüş; öze dönüş, doğayla bütünleşmek, kadim bilgeliği sindirmek.

2.ana bölüm ise tıbbi ve aromatik bitkileri, bitkilerin ağzından anlatıyor. Her bitkinin temsili çizimi, terminolojideki latince adı, mitolojik hikayesi, görsel betimlemesi, içerdiği etken maddeleri, tohum-kök-yaprak-çiçek gibi bölümlerinin ayrı ayrı sunduğu şifa ya da dikkat edilmesi gereken hususlar bir rehber gibi sunulmuş. Ve bu bölüm sonunda özellikle şöyle vurgulamış yazar:

“Doğal olanın her zaman masum olmadığını, şifa ile zehir arasındaki çizginin hem dozda hem de ehil ellerde olduğunu unutmayın.”

Bir biyolog olarak keyifle okudum. Tavsiye ederim. Yazarın selamı ile de bitireyim:

“Kalbini dünyayla doldurmayanlara, doğayı dışarıda görmeyip kendiyle her şeyle bir görüp, görüntüyü örüntüyle görebilenlere, mürşidi doğa olanlara selam olsun.”

Dipnot: Normalde yazarın başka yazarlardan alıntılarını tercihen paylaşmam ama etkilendiğim için ‘Lakota Duası’nı alıntılar kısmının sonunda ayrıca paylaşmak istiyorum.

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“İnsan evladı çıktı da meydana, sahibi sanıverdi olanı, aldandı. Kendinin de yabandan geldiğini unutup önce gelmiş olanı yabana attı, sofrası yavanlaştı. Açtığı her boşluk yüreğinde başka bir boşlukla doldu. Ne koyduysa dolduramadı. Gözü kalbinden ayrıldı, baktığını göremez oldu. Görmek için uzaklara giderken yakınına yabancılaştı, ömrü talan oldu. Kendinden olmayanı kendine benzetmek istedi benzemeyene yaşam hakkı tanımadı. İşine yaramayanı düşman bildi avı icat etti. Dünya barış ve esenlik yurdu olmaktan uzaklaştı, insan tüm canların ahını aldı, iki yakası bir araya gelmedi. Her canlı insandan ırak kalabildiği kadar kendi olabildi.”

 

“İmar sınırları çizilebilir fakat yaşamın sınırları çizgiyle belirlenmez. Zeytin ağacının gövdesindeki oyukta barınan böcekten çalıların arasındaki kuşa, toprağın altındaki mantardan kayanın çatlağındaki bitkiye kadar hepimiz aynı bütünün parçalarıyız. Gerçek özen, mekanı yalnızca insan için değil, tüm canlı ailesi için tasarlayabildiğimizde başlar çünkü hiçbir huzurlu yuva, başka bir yuvanın acısı üzerine kurulamaz.”

 

“Doğayı mürşit bilene doğa, hakikatin sessiz öğretmeni gibi yol gösterir. Bir yaprakta, bir damla suda, bin yıllık zeytin ağacının sabrında saklı olan hikmet, bakmayı bilen için ayan olur.”

 

“Günler su olur akardı insan bakar geçerdi… Yazgımızsa bir gülün kokusu kadardı; kokar coşar, sonra solardı…”

 

“Hiçlik bilinci, önce insanın kendi içindeki ayrılık duygusunu fark etmesiyle başlar. Kendini diğerinden, doğadan, bütünden ayrı sanan bakış çözülmeye başladığında yerini bağ kuran, anlayan ve şefkatle yaklaşan bir idrak alır. Hiçlik bilinci birliğe uyanıştır…”

 

“Şifa, insanın doğanın titreşimiyle aynı tınıya ulaşmasıdır.”

 

“Belki de gerçek zenginlik budur: Doğanın sunduğuna razı olabilmek. Nitekim insan çoğu zaman zanda ve hüsrandadır; sandığı ve andığı şeyle sınanır.”

 


-Lakota Duası-

Ey yüce ruh; esen rüzgârda duyduğum ses senin sesindir ve bütün dünyaya hayat veren senin nefesindir. Senden sonra geldim; senin çocuklarından biriyim. Ben küçük ve güçsüzüm. Senin gücüne ve bilgeliğine ihtiyacım var. Güzellikler içinde yürümeme izin ver ve gözlerim kırmızıyı, mor günbatımını ayırt edebilsin. Ellerim, var ettiklerine saygı göstersin; kulaklarım sesini duyacak kadar keskin olsun. Beni öyle bilge kıl ki her bir yaprağın ve her bir taşın ardına gizlediğin dersleri anlayabileyim. Bana güç ver; kardeşlerimden üstün olmak için değil, en büyük düşmanım olan kendimle savaşabilmek için. Yaşam bir günbatımı gibi solmaya başladığında temiz eller ve korkusuz gözlerle sana gelmeye daima hazır olayım. Öyle ki, ruhum sana saf ve lekesiz varabilsin.

 


14 Haziran 2026 Pazar

BİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİ

 











KÜNYE

Kitap Adı: Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Yazarı: Ayfer Tunç

Basım: Can Yayınları– 31.Basım- 2024

Sayfa: 536

Tür: Roman


İNCELEME:

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi / Ayfer Tunç

“Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü... Karıcım, delirmiş bunlar!..”

Ayfer Tunç’tan okuduğum ilk kitaptı ve itiraf edeyim; oldukça farklı bir okuma deneyimi oldu benim için. Bir ucu 19.yy’da bir ucu günümüzde geçen, oldukça kalabalık ve gürültülü bir roman okudum. 300ün üzerinde karakteriyle okuduğum en kalabalık kitaptı. Ayrıca bu kalabalık insan seli üzerinden de hem siyasal hem sosyolojik bir Türkiye panoraması da çiziyor kitap.

Roman Karadeniz’in bir ilinde denize sırtını dönmüş bir Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesini merkeze alıyor. Denize bakan cephesinde bir tane bile pencere olmayan denize küs bu hastaneye eli, ayağı, gözü değmiş, işi düşmüş, düşmemiş ama havasından bir sebep solumuş olan ne kadar insan varsa ve bu insanlara da değen ne kadar insan varsa romanımızın kahramanları onlar. Kurucusu, başhekimi, doktoru, hemşiresi, hademesi, hastası, marangozu, çaycısı, sekreteri, gazetecisi, polisi, fotoğrafçısı, hâkimi… Kimler yok ki! Tam bir karakterin hikayesini bitiriyoruz derken başka bir karakterin öyküsüne bağlanıyoruz. Ve özellikle akıllı geçinenleri irdeledikçe, kim akıllı kim deli diye sorarken buluyoruz kendimizi.

Okurken başta kişi listesi çıkarıyordum ki 30ları bulunca vazgeçtim. Yazarımız incelikli düşünüp kitabın arkasına kişi, nesne ve olaylar için dizin koymayı ihmal etmediğinden hiç liste tutmaya girişmeyin. Zaten bir şekilde kimin kim olduğunu anlatıdan hatırlıyorsunuz. Ancak anlatıdan kopmamak için kitabı okurken ara vermeyin veya araya kitap sokmayın. Bu da bu kitap için kritik önerimiz olsun.

Karakter cümbüşü gözünüzü korkutmasın, oldukça eğlenceli bir dille anlatılıyor hikayeler. Roman bir solukta anlatılmış, yani bölüm, ara yok. Ki ben sık duraklar bulmayı severim, yekpare bir 500 sayfa biraz evham yarattı bende. Bir ara nereye varacak bu anlatının sonu diye endişe etmedim değil ama okuduğuma memnunum. 300 küsur karakteri bu denli başarıyla bağlamak, hepsini hissettirmek büyük bir ustalık. Tavsiye ederim.

 


KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Yaş ilerleyince anlıyordu insan. Mutluluk öyle gökten zembille inmiyor, itina istiyordu.”

 

"Kapıldığı yaşlanma korkusunun nedeni, yarın başlayacağım, yakında yapacağım, daha zaman var, bugün, yarın... diye diye ertelediği şeylerin hiçbirini yapmamış, hayallerinin birçoğu için zamanın geçmiş olduğunu, sanki zihninde bir şimşek çakmış gibi birdenbire ve kesinlikle anladığı halde, inkâr etmiş olmasıydı."


31 Mayıs 2026 Pazar

İNCİR KUŞLARI

 











KÜNYE

Kitap Adı: İncir Kuşları

Yazarı: Sinan Akyüz

Basım: Alfa Yayınları– 92.Basım- 2025

Sayfa: 328

Tür: Roman


İNCELEME:

İncir Kuşları / Sinan Akyüz

“Konuşmak tehlikeli...

Susmak günahtır...”

Kitap 1992-1995 yılları arasında süren, Sırpların Boşnak halkı üzerinde gerçekleştirdiği ve tüm dünyanın tepkisiz kaldığı katliamı konu alıyor.

“Çektiğimiz bu acılara dünyanın seyirci kalması beni en çok şaşırtan şeydi.”

Suada Müslüman Boşnak bir ailenin kızı, konservatuarda okuyor ve bu nedenle teyzesi ile yaşıyor. Anne, baba ve iki ablası farklı bir vilayetteler. Babası Boşnak, annesi Sırp olan Tarık ile okulda tanışıp aşık oluyorlar. Sırp Vukadin ise Suada’ya olan aşkına karşılık alamıyor. Suada- Tarık aşkı hızla derinleşirken savaş başlıyor ve akıl almaz bir trajedi yaşanmaya başlıyor. Katledilen, kurşuna dizilen aileler, işkenceler, açlık, şiddet, tecavüzler… Boşnak kadınlarına ‘Sırp çocuklar’ doğurtmak için yapılan sayısız tecavüzleri, psikolojik şiddeti Suada’nın hikayesi üzerinden okuyoruz.

Tarihsel bir gerçeklik üzerine kurulmuş konu için söylenecek hiçbir şey yok. Savaşın yıkıcı etkilerini okumak her zaman trajik ve kan donduruyor. Günümüzde de benzer bir katliamı ne yazık ki içimiz sızlayarak ve öfkeyle izliyoruz. Ancak konu ne kadar vurucu ise anlatım o kadar etkisiz kalmış. Daha romanın başlarında Suada-Tarık ilişkisini okurken kurulan diyaloglar o denli basit ve zorlama aşk cümlelerinden oluşuyordu ki çok acemi bir kalem okuyormuşum gibi hissettirdi. Savaşın başladığı ve ilerlediği bölümlerde ise duygunun aktarımı ile ilgili bir yüzeysellik vardı. Evet basit dil oldukça akıcı bir okuma sağlıyordu ancak diyaloglar ve analizler derinlikten yoksundu. İçimi dağlaması gereken bölümler bana bir şey hissettiremedi ne yazık ki.

Bu konu çok daha vurucu bir şekilde kaleme alınabilirdi. Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Yazarın dili ve üslubu benim için tatmin edici bir okuma sağlamadı maalesef. Yine de tarihi unutturmamak adına bir çaba olarak değerli buluyorum. Barış ve huzur içinde bir gelecek diliyorum.


EL KIZI

 











KÜNYE

Kitap Adı: El Kızı

Yazarı: Orhan Kemal

Basım: Everest Yayınları– 67.Basım- 2025

Sayfa: 404

Tür: Roman, Türk Edebiyatı


İNCELEME:

El Kızı / Orhan Kemal

Orhan Kemal’in ağlayarak yazdığını belirttiği El Kızı, Türk aile yapısından bir kesitle aile içi çekişmelere, toplumun erkek ve kadın üzerindeki değer yargılarına, kadın üzerindeki toplumsal baskıya ayna tutuyor.

"Erkeğin elinin kınası, ayıplamam. Bir erkek, karısında arayıp da bulamadığı meziyetleri başkalarında buldu mu... Gönüldür, su gibi akar gider! Ben suçu erkeğe bulmam. Kadın kısmı erkeğini avucunun içinde zapt etmesini bilmeli! Bilmedi mi, hiç kimseye, hiçbir şey demeye hakkı yok!"

Kadını ‘kadın nasıl olur?’,’Eş nasıl olur?’,’Anne nasıl olur?’ gibi kalıplara sıkıştıran, hor gören, ezen; erkeği ise ‘erkektir ne yapsa yeridir’ diye yücelten bu toplumsal bakış açısı üzerine örülüyor roman. Bunu da oldukça sinsi ve oğluna bağımlı bir kayınvalide ile sinik, söz sahibi olamayan bir gelinin çatışması üzerinden okuyoruz.

Mazhar ile Nazan’ın evliliği başlarda güzel gider sadece Mazhar eşinin daha canlı ve hevesli olmasını diler. Onu mutlu etmek için de bir yüzük alır. Ancak gelini kıskanan kaynana Hacer ortalığı karıştırır. Hacer oğluna başka, gelinine başka oynayan tehlikeli bir kadın. Nazan ise aşırı saf, hayatında söz hakkı olmayan, yetim büyümüş, pasif bir genç kadın. Tek derdi evinin düzeni ve oğlu Haldun. Kaynanasının göremediği oyunları ise Nazan’ın hayatını tarumar edecektir. Mazhar annesine inanır, Nazan’ın haline üzülse de kuracağı yeni hayatın hayali biraz da işine gelir. Herkes verdiği kararların bedelini ödeyecektir.

Nazan’a kızdım biraz. Sorgulamadan düşünmeden hareket edilmez be Nazan. Ama yetim büyümüş, gelin geldiği evde hep aşağılanmış, ait hissedememiş, baskılanmış bir kadın. Belki de biraz tükenmiş, ‘olacağına varsın’a bırakmış. En üzüldüğüm ise annesiz Haldun’un her kucakta anne sevgisi araması oldu. Hacer ne kadar sorumlu ise olanlardan Mazhar’da o kadar sorumlu. Büyümeden koca olmayın lütfen.

Günümüzde maalesef hala devam eden toplum gerçeklerine parmak basan, oldukça akıcı, biraz Yeşilçam filmi havasında bir kitaptı. Yazar ağlayarak yazmış ama ben hep birilerine kızarak okudum. Yazardan yaptığım ilk okuma oldu ve anlatım tarzını sevdim. Tavsiye ederim.

  


KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Ne tuhaftı şu dünya! Birtakım maddi sebepleri bilinmekle beraber, daha önce bilinmeyen meçhullerden geliniyor, doğuluyor, büyünüyor, bir zaman bir arada haşır neşir olunuyor, birbirine alışılıyor, sonra yavaş yavaş dağılınıyordu. Bütün bunlar nasıl da ağır ağır, alıştıra alıştıra oluyordu. Ezellerden ebedlere bitmez, başı sonu olmayan bir yolculuk!”

 

“Bana öyle geliyor ki, ne alın yazısı, ne yazan, ne yazılan, ne de yazılmış bir şey var. Olmakta olan, boyuna şekil değiştirerek akıp giden, başsız ve sonsuz bir oluş. Bu oluş içinde ferdin sevinci yahut kederi…”

 

“Amma da yorulmuştu! Oysa, yorulacak hiçbir şey yapmamıştı. "Demek, ruh yıkıntıları insanı fena yoruyor!" diye geçirdi.”

 

"Batılı düşünürlerden biri, ‘hayat bizi yavaş yavaş ölüme alıştırır,’ der. Çok doğru. Geldik, gidiyoruz!"


“Hayat, gerçekten de akıp giden bir su. Bizler de o suyun içinde, suyun istediği tarafa gitmeye mecbur odun parçaları…”


18 Mayıs 2026 Pazartesi

ÖTEKİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Öteki

Yazarı: Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski

Basım: İş Bankası Kültür Yayınları– 24.Basım- 2023

Sayfa: 181

Tür: Roman, Dünya (Rus) Klasikleri


İNCELEME:

Öteki / Dostoyevski

Dostoyevski’nin 2.kitabı Öteki, kişilik bölünmesi ve parçalanmış bilincin kurduğu tehlikeli dünyayı konu edinmesi bakımından oldukça dikkatimi çekmişti.

Kitapta başkarakter Yakov Petroviç Golyadkin asosyal, pasif bir adam. Bir devlet dairesinde 9.dereceden memur. Hikaye Golyadkin’in doktoruna uğraması ile başlıyor, konuşmaları sonrası doktoru ona daha sosyal olması, eğlenceli ortamlara katılması gerekliliğini dile getiriyor. Davet edildiğini düşündüğü bir baloya alınmaması sonrası ise içe kapanıklığı, insanlardan hoşnutsuzluğu, şüpheciliği artıyor. Ertesi gün işe gittiğinde yeni bir memurun işe alındığını görüyor ve gözlerine inanamıyor çünkü yeni memur Golyadkin’in tıpatıp benzeri. Sadece görüntüsü mü? Yeni memurun ismi de Yakov Petroviç Golyadkin. Anlayamıyor, tanışmaya, anlam vermeye çalışıyor. Ancak arkadaşlık çabaları sonu hüsran ile sonuçlanıyor. ‘Öteki’ Golyadkin kötü niyetli, düzenbaz, kendine güvenli ve girişken bir adam. Hikaye boyunca ‘hakiki’ Golyadkin’in arkasından dönen işler ile ilgili üstlerine karşı kendini aklama çabasını ve ‘öteki’ Golyadkin ile mücadelesini okuyoruz.

Beklediğimi bulabildim mi peki? Cevabı yazarın yıllar sonra Öteki için yaptığı yorum versin:

“Bu hikâye başarılı olamadı ama fikri zekiceydi; daha önce edebiyata bundan daha ciddi bir fikir sunmamıştım. Ama bu hikâyenin biçimi kesinlikle başarısızdı. On beş yıl sonra bu hatayı “toplu eserlerim” için çalışırken olabildiğince düzelttim, fakat bu hikâyenin başarısız olduğuna bir kez daha ikna oldum. Eğer bu fikir üzerine şimdi çalışıp ifade etseydim tamamen farklı bir biçime başvururdum; ama 1846'da doğru biçimi bulamadım, hikâye üzerinde hâkimiyet sağlayamadım.”

Daha 20’li yaşlarında ‘parçalanmış kişilik, nevroz, şizofreni’ gibi bir psikoloji alanına edebiyatta ilk kez değinmek gerçekten başarı. Karakterin psikolojik analizi, yaşadığı buhranın yansıtılması da öyle tabi. Ancak kitap boyunca anlatılanların gerçekten bir doppelganger (yani kan bağı olmamasına rağmen fiziken tıpatıp aynı görünen karakterler) durumumu yoksa Golyadkin’in sosyal baskı ve toplumda yer edinememe hali sonrası kafayı kırması ve kişilik bölünmesi yaşaması halimi olduğu net değil. Bu muamma da biraz yorucu. Yazarın da dediği dibi fikir başarılı ancak işleniş eksik. Yeraltından Notlar ile yazar ile barışırız diye düşünüyorum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"İnsanın dış görünüşü gösterişsiz olabilir ama önemli olan aklı, güçlü duyguları ve hoş tavırlarıdır"

 

“zamanı da gelecek kurt, kuzunun döktüğü gözyaşlarının bedelini ödeyecek.”


"Şüphesiz her şey olması gerektiği gibi oldu, zaten başka türlü olamazdı."

 

14 Mayıs 2026 Perşembe

DORIAN GRAY'İN PORTRESİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Dorian Gray’in Portresi

Yazarı: Oscar Wilde

Basım: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları– 13.Basım- 2022

Sayfa: 258

Tür: Roman, Dünya Klasikleri


İNCELEME:

Dorian Gray’in Portresi / Oscar Wilde

Yazarın tek romanı olan eser aynı zamanda dönemin katı ahlaki anlayışı çerçevesinde yazarın cinsel yönelimi nedeniyle yargılanıp tutuklanmasında da delil olarak gösterilmiş. Eser yayınlandığı dönemde eşcinselliğe özendirdiği gerekçesiyle oldukça sert eleştirilere maruz kalmış. Ancak ana teması bireyin içsel çürümesi olan kitap, güzellik algısı, gençlik kaygısı, kibir ve ahlaki yozlaşma konularını merkeze alıyor.

Dorian Gray kusursuz güzelliğe sahip, mütevazi hayatı olan bir genç. Yakın arkadaşı ve hayranı ressam Basil Hallward’ın Dorian’ın portresini resmetmesi ve ressamın arkadaşı Lord Henry ile tanıştırması sonrası Dorian değişiyor. Lord Henry güzelliğe ve zevke düşkün, narsist ve çok iyi bir manipülatör. Dorian, Henry ile daha fazla vakit geçirmeye ve onun tarzının etkisine girmeye başlar. Henry’nin portrenin estetiği ve güzelliğine yaptığı övgülerle Dorian kendi güzelliğinin farkına varır.

Birgün sonsuza kadar genç kalacak kendi portresini kıskanır ve ‘zaman her an benim gençliğimden alıyor, resim aynı kalıyor. Keşke tam tersi olsaydı. Resim değişseydi ben aynı kalsaydım’ diyerek sonsuz gençlik ve güzellik diler. Ve dilek gerçeğe döner. Bu nimet ile neler yapabileceği konusunda rehberi ise maalesef Henry’dir.  

Basil iyiliği, erdemi ve vicdanın sesini; Henry ise bir o kadar kötülüğü ve yozlaşmayı simgeliyor. Peki ya vicdanın sesi susarsa ne olur? Dorian kendi arzularının ve zaaflarının esiri olmaya başlıyor. Bu ise onun ruhsal çöküşünü hazırlıyor.

Yaşattıkları artık yüzüne değil portresine yansıyor. Portre kalın perdeler ardına, gizli odalara saklanabiliyor. Ama ya insan vicdanından ne kadar kaçabiliyor?

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Acaba psikolojiyi mutlak bir bilim dalı haline getirirsek küçücük yaşam pınarlarından her birinin sırrına erebilir miydik? Mevcut durumda kendimizi hep yanlış anlıyor, başka insanlarıysa nadiren anlayabiliyorduk.”

 

“Deneyim denilen şeyin ahlaki bir değeri yoktu. Deneyim, insanların yanlışlarına verdikleri isimdi. Ahlakçılar kural olarak, deneyimi bir tür uyarı biçimi olarak görmüş, karakterin şekillenmesinde etik açıdan faydalı olduğunu öne sürmüş ve onu bize neyi yapıp neyi yapmayacağamızı gösteren bir şey olarak yüceltmişlerdi. Fakat deneyimin harekete geçirme gibi bir gücü yoktur. Rolü neredeyse vicdanınki kadar azdır. Deneyimin bize gösterdiği tek şey şudur; geçmişimiz neyse geleceğimiz de o olacaktır ve geçmişte tiksinerek işlediğimiz günahları gelecekte defalarca, hem de mutluluk duyarak işleyeceğiz.”

 


"Üzerimizde en amansızca hâkimiyet kuran arzular, kaynağı konusunda kendimizi kandırdıklarımızdır. En zayıf güdülerimiz doğasını en iyi bildiklerimizdir."

 


“İnsanın ken­di kendini suçlamasının keyif veren bir yanı vardır. Kendi kendimizi suçladığımız zaman başka birinin bizi suçlama­ya hakkı kalmadığını düşünürüz. İnsanın ruhunu suçluluk duygusundan arındıran şey itiraf etme eyleminin kendisidir; günah çıkartan rahip değil.”

 

“Hayat, başkalarının hatalarını yüklenemeyecek kadar kısaydı. Herkes kendi hayatını yaşıyor ve bu hayatı yaşamanın bedelini ödüyordu. Acı olansa, insanın çoğu zaman tek bir hata için çok fazla bedel ödemek zorunda kalmasıydı. Aslına bakılırsa, insan tek bir hata için sürekli bedel ödeyip duruyordu. Kader, insanla olan alışverişinde alacak defterini hiçbir zaman kapatmıyordu.”

 

“Ceza çekmenin insanı arındırıp temizleyen bir yanı vardı. İnsanın hakkaniyetli bir Tanrı’ya ettiği dua ‘günahlarımızı bağışla’ değil de ‘yaptığımız kötülükler için bizi cezalandır' olmalıydı.”

 

5 Mayıs 2026 Salı

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ

 











KÜNYE

Kitap Adı: İki Şehrin Hikayesi

Yazarı: Charles Dickens

Basım: Can Yayınları– 39.Basım- 2022

Sayfa: 462

Tür: Roman, Dünya Klasikleri


İNCELEME:

İki Şehrin Hikayesi / Charles Dickens

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece "daha" sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”

Edebiyat dünyasının “Dickens’ın en büyük tarihî romanı”, yazarın ise “yazdığım en iyi hikâye” diye tanımladığı eser bu paragraf ile başlıyor. Paris ve Londra arasında gelişen olay kurgusu, Fransız devriminin (1789) kanlı atmosferi temeline oturuyor. Devrim öncesi ve sonrası dönemi, sınıf farklılıklarını, vergiler altında ezilen halkın yoksulluğunu, aristokrasinin sefasını ve baskısını, toplumsal mücadeleyi, zalimliği, ayaklanmayı, haklı-haksız yargılamaları, öfke ve intikam duygusuyla canavarlaşan toplulukları gözler önüne seriyor. Böylesi bir kaosun içinde aşk ve fedakârlık ile harmanlanan bir aşk hikayesi yeşertiyor.

Lucy, öldü sandığı babası Doktor Manatte’in yaşadığını, 18 yıl boyunca Bastille Hapishanesi’nde haksız yere tutulduktan sonra bilinci biraz puslu şekilde eski bir çalışanının yanına yerleştirildiğini öğrenir. Baba kız buluşur ve Londra’ya yerleşir. Fransa’nın güçlü ailelerinden olan ancak ailesinin halka yaptığı baskı nedeniyle ailevi tüm maddi gücü reddeden Charles Darnay ile Lucy tanışır ve evlenirler.

Halk ayaklanmış, sokaklar kan gölüne dönmeye başlamış, aydınlar, aristokratlar ve hatta mülteciler Paris sokaklarında kurulan giyotinin bıçakları ile idam ediliyorken Charles aldığı acil bir mektup üzerine, risk alarak Fransa’ya gider. Hemen tutuklanır ve idam cezası verilir. Kayınpederi Dr.Manatte tüm gücünü kullanarak onu kurtarmaya çalışır. Arkadaşları Sydney Carton hayatta tutunamamış, hayallerini yitirmiş, Lucy’ye hayran bir adamdır. Tüm umutlarını yitirdiklerinde Carton’un alacağı bir karar, Lucy ve Charles için tüm geleceği değiştirecektir.

"Bir gün yorgun bedenlerin dinlendiği yerde yeniden buluşacağız!"

Tüm dünyayı etkilemiş tarihi bir dönemin ruhunu hissettiren ve bir klasik olmuş bu İngiliz Edebiyatı eserini okumanızı öneririm.

13 Nisan 2026 Pazartesi

DOKUNULMAZ

 











KÜNYE

Kitap Adı: Dokunulmaz

Yazarı: Nedret Kılıç

Basım: Nemesis Kitap– 1.Basım- 2022

Sayfa: 469

Tür: Roman

 

İNCELEME:

Dokunulmaz / Nedret Kılıç

İlk kitap Kornelyus’un Ezgisi ile Kornelyus ve Mazandarani ailesinin hikayesine, 2.kitap Şedaraban ile Anton ve ailesinin hikayesine eşlik etmiştim. Bu hikayeler nerede, nasıl birleşecek, tüm bunlar neden anlatıldı sorusunun cevabını ise 3.kitap Dokunulmaz veriyor. Ancak önce kafaları iyice karıştırıyor, okuyucuyu ‘Ne yani, hiçbir şey öyle olmadı mı?’ diye düşündürüyor. Bambaşka bir kurgu okutuyor, şöyle bir güzel silkeliyor. Sonra tüm düğümler çözülüyor, ekran netleşiyor, patır patır herşey tekrar yerine oturuyor.

"Öykülerimizi kimselere vermeyip bizler anlatalım. Birazı gerçek olsun, çoğunu uyduralım. Öyle bir yazalım ki kafaları bulandırıp açalım. Sonsuza dek silinmesin adımız, ' Dokunulmaz' olalım! "

Bir akıl hastanesinde uzun yıllar ilaçlarla uyuşturulmuş karakterlerimizin buluşmasına tanıklık ediyoruz Dokunulmazda. Kornelyus, Anton, Fischer ve Pınar. İsteklerini, öfkelerini, kırgınlıklarını, arzularını, deneyimlerini farklı karakterlere yansıtarak birbirlerine farklı hikayeler anlatmaya soyunurlar. Hikayenin eşlikçileri Cecile, Ahu, Jiyan amca, Behram… Her karakter ayrı hikaye.

‘Ne gerçek, ne kurgu?’ diye sorgulatırken yazarın iç sesini bir karakterin ağzından duyuyor ve nedenlerin cevabını alıyoruz: “Biz neyiz? Okuyanların zihninde yaratmıyor muyuz sonsuz sayıda olasılıklardan birinde zaten yaşanan öykülerimizi?” Sonsuz olasılıklar evreninde farklı olasılıklarla tanışmak ilginçti.

Öz ne? Hakikat ne? Bilinç ne? Neden varız ve öldükten sonra ne oluyor?

Doğan bedenden bakan kim? Bedenden bakan, beden yokken neredeydi? Ben kimim?

Peki bu sorulara bir cevap var mı?

‘So ham, ham saha’:‘Ben, senim ben.’

Çok ilginç bir üçlemeydi. Kolay bir seri değil. Beyninizi yakacak bir deneyim olacağı şüphesiz. Yazar her ne kadar sırasız ve bağımsız okunabilir dese de bence bu sırayla hatta araya kitap almadan, kopmadan peşpeşe okunması gereken bir seri. Okumayı seçenlere uzun soluklu zihin zorlayan bu deneyimde kolay gele.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Göz kandırır, söz bulandırır. Zihin ise inandırır. Gerçek ne gördüğün ne duyduğun ne de inandığındır."

 

“…Çünkü okyanusu oluşturan atomların dalga olmadığı ama tümünün dalga hareketini yaratması gibi ‘zaman’ da varoluşun kumaşında parçalar halinde ama bir bütün olarak mevcut. Yani geçmişten gelen, şu ana değip geleceğe ilerleyen bir akış yok. Ne varsa bir bütün olarak var ve biz o bütün içindeki parçaları duyu organlarımızın kapasitesi kadar algılayabildiğimiz için ‘beyin’ süreklilik arz eden bir akış illüzyonu yaratıyor.”

 

“Gerçek diye bir şey yoktur, kabul edişler vardır. Kabul edişlerse o ana dek hafızada ne biriktiyse ve duygu merkezi bu birikenlerle ne fazda etkileşim içindeyse o kalitededir. Beyin bu kabul edişler ölçüsünde yorumlar yaratır dışarısı sandığınız yanılsama hakkında. Kabul edişlerin temelinde ise yüklenmiş programlar vardır, kültür, inanç ve anılar vardır.”

 

“Korkuyorum kendimden. Her şeyi hatırlatıyor aksim. Peki bütün bu korkuların anası ne? Ölüm değil mi? Kaçınılmazdan niçin korkulur? Bilmiyor muyuz sonu? Sonu biliyoruz da ya sonrası? İşte bu yüzden hikâyeler uydurmuş, tarifsizi tariflemeye kalkmış ilk uydurukçu.”

 

“Ölüm dediğin, varlığı kabul edişinden ötürü gerçek görünür. Varlığı seçebildin mi? Ne zamandır varsın? Var olmadan önce neydin? Ölünce ne olacaksın? Kulak ver: Hiç olmadın ve hiç ölmeyeceksin.”

 

“Siyahtan çıktı beyaz ve sonu hep siyahtır, bu kaçınılmaz.”

5 Nisan 2026 Pazar

ŞEDARABAN

 











KÜNYE

Kitap Adı: Şedaraban

Yazarı: Nedret Kılıç

Basım: Nemesis Kitap – 1.Basım- 2021

Sayfa: 325

Tür: Roman


İNCELEME:

Şedaraban / Nedret Kılıç

Yazarın üçleme olarak sunduğu serinin 2.kitabı Şedaraban. Her ne kadar yazar bu iki kitap arasında okuma sırasının fark etmeyeceğini belirtse de iki kitapta da birbirine bağlı karakterlerin öncesini anlamak adına önce Kornelyus’un Ezgisi okunmalı. İlk kitapta detaylandırılan soy ağacının diğer ucundaki karakterleri açıyor yazar bu kitapta. Ve aslında çok uzak soy ilişkilerindeki insanların nasıl hayatta birbirlerine bir şekilde dokunduklarını da okuyoruz. Biraz ‘Hepimiz bu hayatta görünmez iplerle birbirimize bağlıyız’ sözünü hatırlattı bu kitap bana. Aslında zaten “hepimiz bir noktada ‘Bir’ değil miyiz?” vurgusu da yapılmakta.

Şedaraban ismi Türk musikisinde bir makam aslında ve Tanburi Cemil Bey ve onun ‘Şedaraban Saz Semaisi’ sıklıkla anılıyor kurgu içinde. Ben de bu vesileyle dinlemiş oldum.

Yine Türk siyasi tarihine, organize suç çetelerine, uyuşturucu kaçakçılığına, altının uluslararası transferine, istihbarat servislerine, felsefeye, deliliğe dokunmuş kitap. Ancak bu sefer odağında bir yasak aşktan filizleniyor. Felsefi sorgulamaları da bu hikaye üzerinden okuyoruz. Seçimler ve sonuçlar…

Odtü’de felsefe hocası olan, Amerikalı Lindsey ile İktisat öğrencisi Anton’un yasaklara meydan okuyan aşkı… Lindsey’in eli kanlı polis kocası Chris’in durumu öğrenmesi üzerine kaçacakları yer kalmıyor. Tek yolları ölüm. Sınır tanımayan aşkları ile birlikte ölmek mümkün mü? Peşpeşe iki intihar. Ancak neden asla anlattığımız durum değil. Şok edici bir son. Uzun zamandır ağzımı açık bırakan, ‘Hadi ama canımmm!!’ dedirten bir son okumamıştım. Ayrı ayrı açılan karakter hikayelerinden bazıları gerçekten çok dokunaklı olması yanında beni en çok etkileyen, gözlerimi yaşartan hikaye Peppi’nin hata-sonuç-bedel denklemindeki acıklı hikayesi oldu. Bir de gözlerine baktığı insanın sırlarını gören Nora. Unutmayacağım.

İlk kitaba göre çok daha akıcıydı. Son 50 sayfa hele koptu gitti. Tüm o felsefi derinlik bir tarafa okuduğum o vurucu sonun tatmini için bile okunacak bir kitaptı. Kitabı edinenler asla önceden son 3 sayfayı kurcalamayın. Yazarın ‘Serinin her şeyi’ diye tanımladığı, tüm anlatılanların neden anlatıldığı, her şeyin su yüzüne çıkacağı son kitap olan Dokunulmaz ile devam edeceğim.

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Bazı olmayışlar ağırdır, şahidim.”


"Olana dek geçirdiğimiz zaman ve emeğin uzunluğuyla olmayışın ani tezahürünün çatışmasını görebiliyor musunuz?"


“İleri baktığımda, her bir gözümde 12-15 derece dışa, 15 derece aşağıya doğru optik sinirin retinayı yararak girdiği "kör nokta" bulunuyor. Bu kör nokta, görüş alanımı vücut eksenimde 7,5 derece, göz eksenimde 5,5 derece kısıtlayan evrimsel bir kusur ve sonumuzu hazırlayacak zincirleme hatalarımızın baş müsebbibi, biliyorum. Onun yüzünden seni göremedim ve çarpıştık.”

 

“Bilmemek suçu hafifletmez, bağışlatmaz fakat uzay zamanda bir pozisyonu tarif eder. Düşün! Başlangıçta daha uzay zaman yokken kaynaktan bir yayılım' gerçekleşiyor. Aslında yayılan 'Şey' evren ve evrende 'bilgi' olarak ne varsa sebebi. 'Tek've aynı. Bir tohumun çınar ağacına ait tüm bilgiyi' içermesi gibi o 'Şey', evren ve muhtevasına dair ne kadar potansiyel varsa kapsıyor ve bilinmez bir sebeple saniyenin milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyarda biri kadar söylemesi bile güç zamanda 'oluş hali' olarak görünmezden görünene yürüyor.

(…)

O an ne varsa, şu anda da var. O anda olmayan 'Şey' şu anda mevcut olamaz. 'Uzay ve zaman' aslında giriş ve çıkışın yapılamadığı bir hapishanedir. Duvarları görmek de dokunmak da olanaksızdır çünkü duvarlar ve sınırlar yoktur. İşte bütün muhtevayı kapsayan o yayılma ânında 'Bir' değilsek neydik ve neredeydik?"

 

“Diğer türlerin yaşamıyla, ‘bizimki’ diye ayrıştırdığımız ‘yaşam’ arasında değer farkı olduğu ve yaşamın türlere göre sınıflandırılabileceği safsatasına nasıl ikna edildik?”

 

“Zıtlıklar evreninde uyumlu davranışları ancak "mükemmel hastalar" sergilerler. Onları "normal" sanırız çünkü "normal" kavramını onlar tanımlamıştır.”

 

"Geç uyanış, uyanış değil pişmanlığın habercisidir."

 

“Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu ânı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz ânı ise uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı bir tür hata olmalı…”(Schopenhauer)

 

31 Mart 2026 Salı

KORNELYUS'UN EZGİSİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Kornelyus’un Ezgisi

Yazarı: Nedret Kılıç

Basım: Nemesis Kitap– 1.Basım- 2020

Sayfa: 455

Tür: Roman


İNCELEME:

Kornelyus’un Ezgisi / Nedret Kılıç

“Yaşam denen kepazeliğin sırrını arayanlaradır hikayelerim.” Kornelyus

Nedret Kılıç’ın Kornelyus’un Ezgisi ile başlayan üç kitaplık serisini kitap dostumun önerisi üzerine aldım ve ilk kitap ile başladım. Son zamanlarda okuduğum en ilginç kitaplardan biri oldu. Karakter fazlalığı, anlatılanların karmaşıklığı bir taraftan ‘ben ne okuyorum’ duygusunu hissettirirken bir yandan da bir bilgi denizine düşmüş hissetmemle beni kendine gittikçe bağlayan bir kitap oldu. Kitap yarım bırakma huyum olmaması bu sefer bana 'iyi ki' dedirtti.

1870’lerden 2040’a uzanan 170 yıllık bir serüven; İran, Türkiye, Hindistan, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna ve Yunanistan gibi 7 ülke ayağında, 12 ana hikayeden oluşuyor. Şiirsel bir uslup ile yine şiir ve şarkı sözleri ile destekleyerek anlatıyor yazar hikayeyi. Kronolojik bir anlatım yok. Gelecek ve geçmiş arasında sürekli dolaşıyoruz. İran’lı Mazandarani’lerin 6 kuşak soyunun etrafında şekillenen bu kurgu içinde çok derin konuları irdeliyoruz. Zerdüştilik, felsefe, inanç, bilim, tarih, politika, derin devlet, uluslararası organize suç çeteleri, uyuşturucu kaçakçılığı, saykodelik madde (ayahuasca, DMT) deneyimleri, fetişizm, ölüm, bilinç, uzay-zaman-kuantum ve çok daha fazlası. Evrensel Bilinç ne? Ben dediğin ne? Varlık ne, hiçlik ne? Özgür irade var mı? İyi ne, kötü ne? …gibi varoluşsal sorgulamalarla derin bir anlatım sunuyor.

“Gözlerim miydi gören, parmaklarım mıydı yazan?

Peki kimdi konuşan, neydi söyleten? ‘Ben neyim, ben?’

Yağmıştı gökyüzü yüzüme; Bir ‘Şey' sonsuzsa o ‘Şey' dışında bir ‘Şey' olma ihtimalin yok. Ben senim, ben!"

Tüm bu farklı karakterler ve zaman geçişleri arasında okuduğumuz hikayeler kitap sonunda birbirine bağlanıyor. Ancak yazar kitabın sonunda bile sizi düşünmeye ve araştırmaya sevk ediyor. Bir-iki günde okunacak bir kitap değil. Ve dingin bir zihinle sakince okunması gereken kitaplardan. Kendine has bir ritmi, bir ezgisi var. Üzerine hücum edecek bilgi selinden ürkmeyen okurlara tavsiyedir. Ben serinin 2.kitabı Şedaraban ile devam edeceğim.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“İnsan; edinmek, biriktirmek, korumak ve tüketmek üzere programlı her kültürde. Edinirken endişe duymak, edindiğini yitirmemek için korkuya boğulmak var bir tarafta. Diğer taraftaysa hep daha iyisine ve fazlasına sahip olmak arzusu. Bu arzular kaçınılmaz olarak tatminsizliği, üzüntüyü yüklüyor duygu merkezine. Arzun ne olursa olsun, gerçekleştiği anda mutluluk diye kavramsallaştırılan kısa süreli bir durum ortaya çıkıyor. Sonrasında ise o durumun muhafaza edilmesi ve kaybedilmemesi düşüncesi beliriyor. Bu bitmeyen döngüde mutluluk hali yitirildiği an yeni bir arzu ve çaba yaratıyorsun yeniden mutluluk haline çıkabilmek için. Tekrarlanıyor döngü; endişe, korku, mutluluk ve acı diye. Bunu kastetmiştim, mayın tarlasından patlamadan çıkman imkânsız uçmayı öğrenmelisin, dediğimde. Anlıyor musun?”

 

“Kornelyus- Siyahın nesi var

Grace- Yok bir şeyi. En güzel renktir, hiçliğin rengi. Daha doğrusu hiçliğe en yakın tarifin rengi, yokluğun rengi.

Kornelyus- Sen hiçlik hakkında ne biliyorsun. Sen hiç, hiç oldun mu?”

 

“Neden ve nasıl soruları değil mi yaşam tecrübesini mutluluk içinde geçirmemize engel olan?”

 

“Siyahtan çıktı beyaz ve sonu hep siyahtır kaçınılmaz. Bana siyaha dönmeyecek bir şey söyleyin dediğimde “Güneş” diyor aptallar, işte bu kadarlar.”

 

“Olanlar o âna kadar tüm gelişmeleri izleyen “kukla oynatıcılarının” elbette hoşuna gitmemiş, savaş başlatmışlardı. Eroin, kokain ve diğer sentetik uyuşturuculardan ölen, soru sormadan koşulsuz itaat eden, sadece televizyon seyreden ve dört senede bir her şartta kendilerine oy atan koyunlar istiyordu yönetenler. Öldürdüğü kesin olan sigara ve alkol çocuklara satılırken, ot içenler hapisle cezalandırılıyordu. Öğretilenler dışında bir “gerçeklik fazına” dokunulması ve bunun kitleler halinde yapılması önlenmeliydi. Uyanmaya başlamış bu kuşak, savaş ekonomisi ve sömürü üzerine olan “Dünya Finans Sistemini” daha beter tehdit etmeye başlamadan bir çözüm üretmek şarttı.”

 

“Batılılar gerçek anlamını bilmeden kullandıkları "Nirvana" kavramını, bir kişinin erişeceği mertebe olarak algılıyorum. Oysa Nirvana "yok oluş" demekti. Bedenin içinde "var olduğu" düşünülen kişi, beden yaşarken yok oluyordu. Bir düşüncenin yok oluşuydu "Nirvana".”

 

“İnsan sadece konuşarak veya hareketleriyle iletişim kurmaz, düşünceler de algılanabilir eğer yeterli derecede istekliyse algılayan.”


24 Mart 2026 Salı

KÜN

 











KÜNYE

Kitap Adı: Kün

Yazarı: Sezgin Kaymaz

Basım: İletişim Yayınları– 6.Basım- 2023

Sayfa: 479

Tür: Roman


İNCELEME:

Kün / Sezgin Kaymaz

Yazarın kalemine Düz Dünyacılar ile hayran olmuştum. Kün ise okurken ‘Bir insan bu hikayeleri nasıl kurgular, nasıl böyle birbirine bağlar?’ dedirtti. Hem güldüren hem hüzünlendiren bir yandan düşündüren, biraz tasavvufa yaslanan bir kalem Sezgin Kaymaz.

“Ol, yani ‘Kün’… Neleri neleri olduran bir roman, Kün.” Fantastik öğelerle gerçek hayatın yine iç içe geçtiği bir roman.

Tam ölememiş ölülerin, yaşayamamış dirilerin, Konya ağzıyla konuşan köpeklerin, dayak yemekten dayağın ustası olmuş el kadar bir oğlanın, işportacı müezzinin, vicdanlı cami imamının, merhametli ateistin, şerefsizlerle iyilerin mücadelesinin romanı Kün. Kader, inanç, rüyalar, sorgulamalar…

Ailesinin yok saydığı, şiddete alışmış Ömer, ölüleri duyup konuşabilen köpek Çeto, Ömer’e sahip çıkan cami imamı Muzaffer Hoca, Ömer’i himayesine alan ateist Hüdai Ağa, vicdanlı komiser Menderes. Gördüğü rüyayı yanlış yorumlayıp bir mezarlığı rant alanına çeviren muhtar Hacı Nacı Kalaycı, mezarlığın eski sakin-yeni deli ölüleri ve bu şaşkın yerinden edilmiş ölülerin araftan kurtulma mücadelesi.

Roman insanların ne kadar kötü olabileceğinin, yozlaşmanın, çürümenin, iki yüzlülüğün sınırı olmadığının ve türlü maskeler altına sığındığının altını çizerken diğer taraftan sevginin, şefkatin, merhametin ve iyiliğin de hep yamacında var olduğunu ve dönüştürücü etkisini vurguluyor.

İlk bölümler biraz yorabilir, ne okuyorum ben dedirtebilir, lütfen sabredin, önünüze derya deniz bir kurgu açılacak. Kitap çokça karakterin, parça parça hikayelerin sonradan başarıyla birleştirilmesiyle oluşuyor. Yöresel ağız yanında argo ve küfür yoğun kullanılsa da kurgu gereği rahatsız etmiyor. Muzaffer Hoca ile Hüdai Ağa’nın inanç-inançsızlık eksenindeki sohbetleri oldukça ilgi çekiciydi. Ömer ve Çeto ikilisini ise unutmayacağım. Kitabın sonunda gözyaşıma hakim olamadım. Yine çok etkileyici bir kurgu okudum, tavsiye ederim.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Mekânı yoktu ölünün, ama gömüldüğü mezar aracılığıyla kâinatla bağı vardı. Bu yüzden çok kıymetliydi mezar denen şey(…)Yeniden doğuşun rahmiydi mezar(…)Ölünün, sonsuza kadar yaşamak üzere diriltileceği zamanı huzur içinde bekleyebilmesinin tek yolu kabrin emniyetiydi. Ölünün huzuru kaçarsa kâinatın huzuru kaçardı. Mezarlıklara dokunmayacaktın. Dokunursan, ölüler ne yapacaklarımı bilemezdi. Onların bilemediği şeyi diriler hiç bilemezdi.”

 

"Ölüm, 'Yaşıyorum' iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği, bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi mesela... Ölüm, ölüm değildi. Eskimiş beden elbisesini çıkarıp attığın, sonsuz hayatın alıştırmasını yaptığın upuzun bir uyanıklık dönemiydi.”

 

“Allah Allah'sa eğer, hayırsız işi olmazdı. Allah'sa Allah, şerri merri de olmazdı. Bu laf Kitap'ta geçiyorduysa bile anlayan yanlış anlamış, o lafla bu maksadın hasıl olmayacağını aklı almamış olmalıydı.”

 

“İmkânsız imkansızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var."

 

“Adalet var mıydı bu dünyada? Acaba Allah ara sıra dönüp 'Kullarım ne yapıyor bakalım?' diyor muydu? 'Onları attım oraya; ben olmazsam yollarını şaşırırlar. Bir çeki düzen vereyim.' falan? Allah var mıydı?”

 

“Kader, Zül Celâl in; ‘Böyle yazdım böyle yapacaksın' dediği şey değildi. 'Senin ne yapacağını biliyorum. Aha da şuraya yazdım' dediği şeydi. (…) Bir şeyi fazlacana arzu etmek mânâsız, hâttâ komikti. Hâttâ hâttâ bırak fazlacana arzu etmeyi, bir şeyi azıncık istemek daha komikti. Neyi ne kadar isteyeceğin de yazılıydı Levh-i Mahfuz' da çünkü, neyi ne kadar elde edeceğin de. Gerisi hikâyeydi...”

 

“Susuzluk, belki de senin canın su çekti diye değil, suyun canı sen çekti diye gelip yapışıyordu gırtlağına. Suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni, su sana kavuşsun diye susatıyordu belki de.”

 

“Kâfur mu kokuyordum ben?

Evet, kâfur kokuyordum.

İlaveten nem, amber ve öd ağacı.

Ölü müydüm diri mi?

Ölü neydi?

Diri ne?”