31 Mayıs 2026 Pazar

İNCİR KUŞLARI

 











KÜNYE

Kitap Adı: İncir Kuşları

Yazarı: Sinan Akyüz

Basım: Alfa Yayınları– 92.Basım- 2025

Sayfa: 328

Tür: Roman


İNCELEME:

İncir Kuşları / Sinan Akyüz

“Konuşmak tehlikeli...

Susmak günahtır...”

Kitap 1992-1995 yılları arasında süren, Sırpların Boşnak halkı üzerinde gerçekleştirdiği ve tüm dünyanın tepkisiz kaldığı katliamı konu alıyor.

“Çektiğimiz bu acılara dünyanın seyirci kalması beni en çok şaşırtan şeydi.”

Suada Müslüman Boşnak bir ailenin kızı, konservatuarda okuyor ve bu nedenle teyzesi ile yaşıyor. Anne, baba ve iki ablası farklı bir vilayetteler. Babası Boşnak, annesi Sırp olan Tarık ile okulda tanışıp aşık oluyorlar. Sırp Vukadin ise Suada’ya olan aşkına karşılık alamıyor. Suada- Tarık aşkı hızla derinleşirken savaş başlıyor ve akıl almaz bir trajedi yaşanmaya başlıyor. Katledilen, kurşuna dizilen aileler, işkenceler, açlık, şiddet, tecavüzler… Boşnak kadınlarına ‘Sırp çocuklar’ doğurtmak için yapılan sayısız tecavüzleri, psikolojik şiddeti Suada’nın hikayesi üzerinden okuyoruz.

Tarihsel bir gerçeklik üzerine kurulmuş konu için söylenecek hiçbir şey yok. Savaşın yıkıcı etkilerini okumak her zaman trajik ve kan donduruyor. Günümüzde de benzer bir katliamı ne yazık ki içimiz sızlayarak ve öfkeyle izliyoruz. Ancak konu ne kadar vurucu ise anlatım o kadar etkisiz kalmış. Daha romanın başlarında Suada-Tarık ilişkisini okurken kurulan diyaloglar o denli basit ve zorlama aşk cümlelerinden oluşuyordu ki çok acemi bir kalem okuyormuşum gibi hissettirdi. Savaşın başladığı ve ilerlediği bölümlerde ise duygunun aktarımı ile ilgili bir yüzeysellik vardı. Evet basit dil oldukça akıcı bir okuma sağlıyordu ancak diyaloglar ve analizler derinlikten yoksundu. İçimi dağlaması gereken bölümler bana bir şey hissettiremedi ne yazık ki.

Bu konu çok daha vurucu bir şekilde kaleme alınabilirdi. Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Yazarın dili ve üslubu benim için tatmin edici bir okuma sağlamadı maalesef. Yine de tarihi unutturmamak adına bir çaba olarak değerli buluyorum. Barış ve huzur içinde bir gelecek diliyorum.


EL KIZI

 











KÜNYE

Kitap Adı: El Kızı

Yazarı: Orhan Kemal

Basım: Everest Yayınları– 67.Basım- 2025

Sayfa: 404

Tür: Roman, Türk Edebiyatı


İNCELEME:

El Kızı / Orhan Kemal

Orhan Kemal’in ağlayarak yazdığını belirttiği El Kızı, Türk aile yapısından bir kesitle aile içi çekişmelere, toplumun erkek ve kadın üzerindeki değer yargılarına, kadın üzerindeki toplumsal baskıya ayna tutuyor.

"Erkeğin elinin kınası, ayıplamam. Bir erkek, karısında arayıp da bulamadığı meziyetleri başkalarında buldu mu... Gönüldür, su gibi akar gider! Ben suçu erkeğe bulmam. Kadın kısmı erkeğini avucunun içinde zapt etmesini bilmeli! Bilmedi mi, hiç kimseye, hiçbir şey demeye hakkı yok!"

Kadını ‘kadın nasıl olur?’,’Eş nasıl olur?’,’Anne nasıl olur?’ gibi kalıplara sıkıştıran, hor gören, ezen; erkeği ise ‘erkektir ne yapsa yeridir’ diye yücelten bu toplumsal bakış açısı üzerine örülüyor roman. Bunu da oldukça sinsi ve oğluna bağımlı bir kayınvalide ile sinik, söz sahibi olamayan bir gelinin çatışması üzerinden okuyoruz.

Mazhar ile Nazan’ın evliliği başlarda güzel gider sadece Mazhar eşinin daha canlı ve hevesli olmasını diler. Onu mutlu etmek için de bir yüzük alır. Ancak gelini kıskanan kaynana Hacer ortalığı karıştırır. Hacer oğluna başka, gelinine başka oynayan tehlikeli bir kadın. Nazan ise aşırı saf, hayatında söz hakkı olmayan, yetim büyümüş, pasif bir genç kadın. Tek derdi evinin düzeni ve oğlu Haldun. Kaynanasının göremediği oyunları ise Nazan’ın hayatını tarumar edecektir. Mazhar annesine inanır, Nazan’ın haline üzülse de kuracağı yeni hayatın hayali biraz da işine gelir. Herkes verdiği kararların bedelini ödeyecektir.

Nazan’a kızdım biraz. Sorgulamadan düşünmeden hareket edilmez be Nazan. Ama yetim büyümüş, gelin geldiği evde hep aşağılanmış, ait hissedememiş, baskılanmış bir kadın. Belki de biraz tükenmiş, ‘olacağına varsın’a bırakmış. En üzüldüğüm ise annesiz Haldun’un her kucakta anne sevgisi araması oldu. Hacer ne kadar sorumlu ise olanlardan Mazhar’da o kadar sorumlu. Büyümeden koca olmayın lütfen.

Günümüzde maalesef hala devam eden toplum gerçeklerine parmak basan, oldukça akıcı, biraz Yeşilçam filmi havasında bir kitaptı. Yazar ağlayarak yazmış ama ben hep birilerine kızarak okudum. Yazardan yaptığım ilk okuma oldu ve anlatım tarzını sevdim. Tavsiye ederim.

  


KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Ne tuhaftı şu dünya! Birtakım maddi sebepleri bilinmekle beraber, daha önce bilinmeyen meçhullerden geliniyor, doğuluyor, büyünüyor, bir zaman bir arada haşır neşir olunuyor, birbirine alışılıyor, sonra yavaş yavaş dağılınıyordu. Bütün bunlar nasıl da ağır ağır, alıştıra alıştıra oluyordu. Ezellerden ebedlere bitmez, başı sonu olmayan bir yolculuk!”

 

“Bana öyle geliyor ki, ne alın yazısı, ne yazan, ne yazılan, ne de yazılmış bir şey var. Olmakta olan, boyuna şekil değiştirerek akıp giden, başsız ve sonsuz bir oluş. Bu oluş içinde ferdin sevinci yahut kederi…”

 

“Amma da yorulmuştu! Oysa, yorulacak hiçbir şey yapmamıştı. "Demek, ruh yıkıntıları insanı fena yoruyor!" diye geçirdi.”

 

"Batılı düşünürlerden biri, ‘hayat bizi yavaş yavaş ölüme alıştırır,’ der. Çok doğru. Geldik, gidiyoruz!"


“Hayat, gerçekten de akıp giden bir su. Bizler de o suyun içinde, suyun istediği tarafa gitmeye mecbur odun parçaları…”


18 Mayıs 2026 Pazartesi

ÖTEKİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Öteki

Yazarı: Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski

Basım: İş Bankası Kültür Yayınları– 24.Basım- 2023

Sayfa: 181

Tür: Roman, Dünya (Rus) Klasikleri


İNCELEME:

Öteki / Dostoyevski

Dostoyevski’nin 2.kitabı Öteki, kişilik bölünmesi ve parçalanmış bilincin kurduğu tehlikeli dünyayı konu edinmesi bakımından oldukça dikkatimi çekmişti.

Kitapta başkarakter Yakov Petroviç Golyadkin asosyal, pasif bir adam. Bir devlet dairesinde 9.dereceden memur. Hikaye Golyadkin’in doktoruna uğraması ile başlıyor, konuşmaları sonrası doktoru ona daha sosyal olması, eğlenceli ortamlara katılması gerekliliğini dile getiriyor. Davet edildiğini düşündüğü bir baloya alınmaması sonrası ise içe kapanıklığı, insanlardan hoşnutsuzluğu, şüpheciliği artıyor. Ertesi gün işe gittiğinde yeni bir memurun işe alındığını görüyor ve gözlerine inanamıyor çünkü yeni memur Golyadkin’in tıpatıp benzeri. Sadece görüntüsü mü? Yeni memurun ismi de Yakov Petroviç Golyadkin. Anlayamıyor, tanışmaya, anlam vermeye çalışıyor. Ancak arkadaşlık çabaları sonu hüsran ile sonuçlanıyor. ‘Öteki’ Golyadkin kötü niyetli, düzenbaz, kendine güvenli ve girişken bir adam. Hikaye boyunca ‘hakiki’ Golyadkin’in arkasından dönen işler ile ilgili üstlerine karşı kendini aklama çabasını ve ‘öteki’ Golyadkin ile mücadelesini okuyoruz.

Beklediğimi bulabildim mi peki? Cevabı yazarın yıllar sonra Öteki için yaptığı yorum versin:

“Bu hikâye başarılı olamadı ama fikri zekiceydi; daha önce edebiyata bundan daha ciddi bir fikir sunmamıştım. Ama bu hikâyenin biçimi kesinlikle başarısızdı. On beş yıl sonra bu hatayı “toplu eserlerim” için çalışırken olabildiğince düzelttim, fakat bu hikâyenin başarısız olduğuna bir kez daha ikna oldum. Eğer bu fikir üzerine şimdi çalışıp ifade etseydim tamamen farklı bir biçime başvururdum; ama 1846'da doğru biçimi bulamadım, hikâye üzerinde hâkimiyet sağlayamadım.”

Daha 20’li yaşlarında ‘parçalanmış kişilik, nevroz, şizofreni’ gibi bir psikoloji alanına edebiyatta ilk kez değinmek gerçekten başarı. Karakterin psikolojik analizi, yaşadığı buhranın yansıtılması da öyle tabi. Ancak kitap boyunca anlatılanların gerçekten bir doppelganger (yani kan bağı olmamasına rağmen fiziken tıpatıp aynı görünen karakterler) durumumu yoksa Golyadkin’in sosyal baskı ve toplumda yer edinememe hali sonrası kafayı kırması ve kişilik bölünmesi yaşaması halimi olduğu net değil. Bu muamma da biraz yorucu. Yazarın da dediği dibi fikir başarılı ancak işleniş eksik. Yeraltından Notlar ile yazar ile barışırız diye düşünüyorum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"İnsanın dış görünüşü gösterişsiz olabilir ama önemli olan aklı, güçlü duyguları ve hoş tavırlarıdır"

 

“zamanı da gelecek kurt, kuzunun döktüğü gözyaşlarının bedelini ödeyecek.”


"Şüphesiz her şey olması gerektiği gibi oldu, zaten başka türlü olamazdı."

 

14 Mayıs 2026 Perşembe

DORIAN GRAY'İN PORTRESİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Dorian Gray’in Portresi

Yazarı: Oscar Wilde

Basım: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları– 13.Basım- 2022

Sayfa: 258

Tür: Roman, Dünya Klasikleri


İNCELEME:

Dorian Gray’in Portresi / Oscar Wilde

Yazarın tek romanı olan eser aynı zamanda dönemin katı ahlaki anlayışı çerçevesinde yazarın cinsel yönelimi nedeniyle yargılanıp tutuklanmasında da delil olarak gösterilmiş. Eser yayınlandığı dönemde eşcinselliğe özendirdiği gerekçesiyle oldukça sert eleştirilere maruz kalmış. Ancak ana teması bireyin içsel çürümesi olan kitap, güzellik algısı, gençlik kaygısı, kibir ve ahlaki yozlaşma konularını merkeze alıyor.

Dorian Gray kusursuz güzelliğe sahip, mütevazi hayatı olan bir genç. Yakın arkadaşı ve hayranı ressam Basil Hallward’ın Dorian’ın portresini resmetmesi ve ressamın arkadaşı Lord Henry ile tanıştırması sonrası Dorian değişiyor. Lord Henry güzelliğe ve zevke düşkün, narsist ve çok iyi bir manipülatör. Dorian, Henry ile daha fazla vakit geçirmeye ve onun tarzının etkisine girmeye başlar. Henry’nin portrenin estetiği ve güzelliğine yaptığı övgülerle Dorian kendi güzelliğinin farkına varır.

Birgün sonsuza kadar genç kalacak kendi portresini kıskanır ve ‘zaman her an benim gençliğimden alıyor, resim aynı kalıyor. Keşke tam tersi olsaydı. Resim değişseydi ben aynı kalsaydım’ diyerek sonsuz gençlik ve güzellik diler. Ve dilek gerçeğe döner. Bu nimet ile neler yapabileceği konusunda rehberi ise maalesef Henry’dir.  

Basil iyiliği, erdemi ve vicdanın sesini; Henry ise bir o kadar kötülüğü ve yozlaşmayı simgeliyor. Peki ya vicdanın sesi susarsa ne olur? Dorian kendi arzularının ve zaaflarının esiri olmaya başlıyor. Bu ise onun ruhsal çöküşünü hazırlıyor.

Yaşattıkları artık yüzüne değil portresine yansıyor. Portre kalın perdeler ardına, gizli odalara saklanabiliyor. Ama ya insan vicdanından ne kadar kaçabiliyor?

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Acaba psikolojiyi mutlak bir bilim dalı haline getirirsek küçücük yaşam pınarlarından her birinin sırrına erebilir miydik? Mevcut durumda kendimizi hep yanlış anlıyor, başka insanlarıysa nadiren anlayabiliyorduk.”

 

“Deneyim denilen şeyin ahlaki bir değeri yoktu. Deneyim, insanların yanlışlarına verdikleri isimdi. Ahlakçılar kural olarak, deneyimi bir tür uyarı biçimi olarak görmüş, karakterin şekillenmesinde etik açıdan faydalı olduğunu öne sürmüş ve onu bize neyi yapıp neyi yapmayacağamızı gösteren bir şey olarak yüceltmişlerdi. Fakat deneyimin harekete geçirme gibi bir gücü yoktur. Rolü neredeyse vicdanınki kadar azdır. Deneyimin bize gösterdiği tek şey şudur; geçmişimiz neyse geleceğimiz de o olacaktır ve geçmişte tiksinerek işlediğimiz günahları gelecekte defalarca, hem de mutluluk duyarak işleyeceğiz.”

 


"Üzerimizde en amansızca hâkimiyet kuran arzular, kaynağı konusunda kendimizi kandırdıklarımızdır. En zayıf güdülerimiz doğasını en iyi bildiklerimizdir."

 


“İnsanın ken­di kendini suçlamasının keyif veren bir yanı vardır. Kendi kendimizi suçladığımız zaman başka birinin bizi suçlama­ya hakkı kalmadığını düşünürüz. İnsanın ruhunu suçluluk duygusundan arındıran şey itiraf etme eyleminin kendisidir; günah çıkartan rahip değil.”

 

“Hayat, başkalarının hatalarını yüklenemeyecek kadar kısaydı. Herkes kendi hayatını yaşıyor ve bu hayatı yaşamanın bedelini ödüyordu. Acı olansa, insanın çoğu zaman tek bir hata için çok fazla bedel ödemek zorunda kalmasıydı. Aslına bakılırsa, insan tek bir hata için sürekli bedel ödeyip duruyordu. Kader, insanla olan alışverişinde alacak defterini hiçbir zaman kapatmıyordu.”

 

“Ceza çekmenin insanı arındırıp temizleyen bir yanı vardı. İnsanın hakkaniyetli bir Tanrı’ya ettiği dua ‘günahlarımızı bağışla’ değil de ‘yaptığımız kötülükler için bizi cezalandır' olmalıydı.”

 

5 Mayıs 2026 Salı

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ

 











KÜNYE

Kitap Adı: İki Şehrin Hikayesi

Yazarı: Charles Dickens

Basım: Can Yayınları– 39.Basım- 2022

Sayfa: 462

Tür: Roman, Dünya Klasikleri


İNCELEME:

İki Şehrin Hikayesi / Charles Dickens

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece "daha" sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”

Edebiyat dünyasının “Dickens’ın en büyük tarihî romanı”, yazarın ise “yazdığım en iyi hikâye” diye tanımladığı eser bu paragraf ile başlıyor. Paris ve Londra arasında gelişen olay kurgusu, Fransız devriminin (1789) kanlı atmosferi temeline oturuyor. Devrim öncesi ve sonrası dönemi, sınıf farklılıklarını, vergiler altında ezilen halkın yoksulluğunu, aristokrasinin sefasını ve baskısını, toplumsal mücadeleyi, zalimliği, ayaklanmayı, haklı-haksız yargılamaları, öfke ve intikam duygusuyla canavarlaşan toplulukları gözler önüne seriyor. Böylesi bir kaosun içinde aşk ve fedakârlık ile harmanlanan bir aşk hikayesi yeşertiyor.

Lucy, öldü sandığı babası Doktor Manatte’in yaşadığını, 18 yıl boyunca Bastille Hapishanesi’nde haksız yere tutulduktan sonra bilinci biraz puslu şekilde eski bir çalışanının yanına yerleştirildiğini öğrenir. Baba kız buluşur ve Londra’ya yerleşir. Fransa’nın güçlü ailelerinden olan ancak ailesinin halka yaptığı baskı nedeniyle ailevi tüm maddi gücü reddeden Charles Darnay ile Lucy tanışır ve evlenirler.

Halk ayaklanmış, sokaklar kan gölüne dönmeye başlamış, aydınlar, aristokratlar ve hatta mülteciler Paris sokaklarında kurulan giyotinin bıçakları ile idam ediliyorken Charles aldığı acil bir mektup üzerine, risk alarak Fransa’ya gider. Hemen tutuklanır ve idam cezası verilir. Kayınpederi Dr.Manatte tüm gücünü kullanarak onu kurtarmaya çalışır. Arkadaşları Sydney Carton hayatta tutunamamış, hayallerini yitirmiş, Lucy’ye hayran bir adamdır. Tüm umutlarını yitirdiklerinde Carton’un alacağı bir karar, Lucy ve Charles için tüm geleceği değiştirecektir.

"Bir gün yorgun bedenlerin dinlendiği yerde yeniden buluşacağız!"

Tüm dünyayı etkilemiş tarihi bir dönemin ruhunu hissettiren ve bir klasik olmuş bu İngiliz Edebiyatı eserini okumanızı öneririm.