KÜNYE
Kitap Adı:
El Kızı
Yazarı: Orhan
Kemal
Basım: Everest
Yayınları– 67.Basım- 2025
Sayfa: 404
Tür: Roman,
Türk Edebiyatı
İNCELEME:
El
Kızı / Orhan Kemal
Orhan
Kemal’in ağlayarak yazdığını belirttiği El Kızı, Türk aile yapısından bir
kesitle aile içi çekişmelere, toplumun erkek ve kadın üzerindeki değer
yargılarına, kadın üzerindeki toplumsal baskıya ayna tutuyor.
"Erkeğin
elinin kınası, ayıplamam. Bir erkek, karısında arayıp da bulamadığı meziyetleri
başkalarında buldu mu... Gönüldür, su gibi akar gider! Ben suçu erkeğe bulmam.
Kadın kısmı erkeğini avucunun içinde zapt etmesini bilmeli! Bilmedi mi, hiç
kimseye, hiçbir şey demeye hakkı yok!"
Kadını
‘kadın nasıl olur?’,’Eş nasıl olur?’,’Anne nasıl olur?’ gibi kalıplara
sıkıştıran, hor gören, ezen; erkeği ise ‘erkektir ne yapsa yeridir’ diye
yücelten bu toplumsal bakış açısı üzerine örülüyor roman. Bunu da oldukça sinsi
ve oğluna bağımlı bir kayınvalide ile sinik, söz sahibi olamayan bir gelinin
çatışması üzerinden okuyoruz.
Mazhar
ile Nazan’ın evliliği başlarda güzel gider sadece Mazhar eşinin daha canlı ve
hevesli olmasını diler. Onu mutlu etmek için de bir yüzük alır. Ancak gelini
kıskanan kaynana Hacer ortalığı karıştırır. Hacer oğluna başka, gelinine başka oynayan
tehlikeli bir kadın. Nazan ise aşırı saf, hayatında söz hakkı olmayan, yetim
büyümüş, pasif bir genç kadın. Tek derdi evinin düzeni ve oğlu Haldun. Kaynanasının
göremediği oyunları ise Nazan’ın hayatını tarumar edecektir. Mazhar annesine
inanır, Nazan’ın haline üzülse de kuracağı yeni hayatın hayali biraz da işine
gelir. Herkes verdiği kararların bedelini ödeyecektir.
Nazan’a
kızdım biraz. Sorgulamadan düşünmeden hareket edilmez be Nazan. Ama yetim
büyümüş, gelin geldiği evde hep aşağılanmış, ait hissedememiş, baskılanmış bir
kadın. Belki de biraz tükenmiş, ‘olacağına varsın’a bırakmış. En üzüldüğüm ise
annesiz Haldun’un her kucakta anne sevgisi araması oldu. Hacer ne kadar sorumlu
ise olanlardan Mazhar’da o kadar sorumlu. Büyümeden koca olmayın lütfen.
Günümüzde
maalesef hala devam eden toplum gerçeklerine parmak basan, oldukça akıcı, biraz
Yeşilçam filmi havasında bir kitaptı. Yazar ağlayarak yazmış ama ben hep
birilerine kızarak okudum. Yazardan yaptığım ilk okuma oldu ve anlatım tarzını
sevdim. Tavsiye ederim.
KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:
“Ne
tuhaftı şu dünya! Birtakım maddi sebepleri bilinmekle beraber, daha önce
bilinmeyen meçhullerden geliniyor, doğuluyor, büyünüyor, bir zaman bir arada
haşır neşir olunuyor, birbirine alışılıyor, sonra yavaş yavaş dağılınıyordu.
Bütün bunlar nasıl da ağır ağır, alıştıra alıştıra oluyordu. Ezellerden
ebedlere bitmez, başı sonu olmayan bir yolculuk!”
“Bana öyle
geliyor ki, ne alın yazısı, ne yazan, ne yazılan, ne de yazılmış bir şey var.
Olmakta olan, boyuna şekil değiştirerek akıp giden, başsız ve sonsuz bir oluş.
Bu oluş içinde ferdin sevinci yahut kederi…”
“Amma da
yorulmuştu! Oysa, yorulacak hiçbir şey yapmamıştı. "Demek, ruh yıkıntıları
insanı fena yoruyor!" diye geçirdi.”
"Batılı
düşünürlerden biri, ‘hayat bizi yavaş yavaş ölüme alıştırır,’ der. Çok doğru.
Geldik, gidiyoruz!"
“Hayat, gerçekten de akıp giden bir su. Bizler de o suyun içinde, suyun
istediği tarafa gitmeye mecbur odun parçaları…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder