25 Mart 2025 Salı

SAKAR

 











KÜNYE

Kitap Adı: Sakar

Yazarı: Alexandre Seurat

Basım: Metis Yayınları

Sayfa: 120

Tür: Roman


İNCELEME:

Sakar/ Alexandre Seurat

Fransa’da Marina Olayı olarak bilinen gerçek olaydan uyarlanan bir kitap Sakar.

“Marina olayı, Marina Sabatier'in 2009 Ağustos'unda 8 yaşındayken Fransa'da ölümüyle ilgili bir Fransız adli ve idari olayıdır. Bu olay, Marina Sabatier'in iki ebeveyni Éric Sabatier ve Virginie Darras tarafından gördüğü istismar ve çocuğunun kötü muameleye maruz kalması sonucu gerçekleşmiştir.”(wikipedia)

Kitap bittikten sonra olayın, küçük bir kız çocuğuna yaşatılan vahşetin detaylarını araştırıp okumak kitabın sarsıcı etkisini çok daha vurucu kıldı. Kitapta 8 yaşındaki Diana (Marina Sabatier)’nın doğumundan, ailesince kurgulanan kaybına kadarki trajedisi kaleme alınıyor. Daha bebekken hastaneye terk edilen, 1 aylıkken tekrar geri alınan bir bebek. Anneanne ve teyze tarafından şahit olunan şiddet ihbar edilse de kanıtlanamıyor. Okulda öğretmenleri durumundan şüpheleniyor. Durum her araştırılmaya başladığında okul değiştiriliyor. Ailesine sevgiyle bağlı bir çocuk olması, vücudundaki morluk ve yaralanmaların kendi sakarlığı ile açıklanması, ebeveynlerin oynadığı teatral duruş, aile ve çocukların ağız birliği, somut kanıt bulunamaması ve ailenin çocuklarca da korunması nedeniyle sistem prosedürlerinin aşılamaması trajik bir sona zemin hazırlıyor.

Kitap küçük kızın anneannesi, teyzesi, ağabeyi, öğretmenleri, okul müdürleri,  sosyal hizmet görevlileri, jandarma, okul doktorunun süreç içindeki anlatımları ile aktarılıyor. Beni en çok etkileyen ağabeyin duruma yönelik hislerini aktarışı ve öğretmenlerin müdahale edebilmek için umutsuz çırpınışı oldu.

Tanıtım bülteninde “(…) roman, aile kurumuna sorgusuz sualsiz kutsallık atfedilmesinin yıkıcı sonuçlarını yalın ve sarsıcı bir anlatımla gözler önüne seriyor” deniyor. Can yakıcı bu hikaye 2024 NDS Edebiyat Ödülü kazanmış. Kitap orijinal adı ‘La maladroite’ ile 2019 yılında sinemaya da uyarlanmış. İçinizde uçsuz bucaksız bir boşluk, boğazınızda bir düğüm oluşturan zor bir hikaye. Alınacak dersler adına okunmalı diyorum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Eğreti bir aileydi bizimki, evet, aile değil yamalı bohça, hiçbir şeyin konuşulmadığı ama herkesin gözü önünde sessiz dramların yaşandığı bir aile, araya kimse girmeden.”

 

"Artık sınıfımı görmüyorum, öğrencilerim siyah-beyaz kareler halinde donuyor ve aralarında Diana var: Bir tek o, siyah-beyaz ve hareketsiz değil, onun tehlikede olduğunu biliyorum, bana yapabileceğim bir şeyi, yapacağım bir şeyi sabırsızlıkla bekler gibi bakıyor. Ama karabasanda her şey için artık çok geç olduğunu biliyorum, bana bakıyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum; beni bağışlamasını isterdim." (Öğretmen)

 

“Hayal etmemi istiyordu, eğer başına bir şey geldiyse acaba benim onun için ne yapmamı isterdi? Ona baktım dilimin ucuna kadar geldi. Onun için ne yapabileceğimi aklından bile geçirmiş olamazdı çünkü ONUN İÇİN KİMSE ASLA BİR ŞEY YAPMAMIŞTI, onun için hiçbir şey yapamazdım çünkü artık bitmişti.” (Ağabey)

 

“O zaman kendi kendime tuhaf sorular soruyorum, başka bir ailede ve başka bir dünyada olsaydık, o kendisi olabilseydi ve ben kendim olabilseydim, ağabey ve kız kardeş gibi olabilir miydik, demek istiyorum ki olduğumuz kişiler olmasaydık, o kendisi olmasaydı ve ben kendim olmasaydım, olmuş olacağımız o başkaları, ağabey ve kız kardeş olabilir miydi?” (Ağabey)

 

“Hayatımın neden art arda gelen felaketlerden ibaret olduğunu bir anlayabilseydim. Keşke biri bana bunu açıklayabilseydi; neden her şeyi yitirdiğimi.”

 

“…içimde bir boşluk açılıyordu, uçsuz bucaksız bir boşluk, o boşluğa düşmemek için yalpalayıp duruyordum.”

AMA FARELER UYURLAR GECELEYİN

 










KÜNYE

Kitap Adı: Ama Fareler Uyurlar Geceleyin

Yazarı: Wolfgang Borchert

Basım: Yapı Kredi Yayınları

Sayfa: 336

Tür: Öykü


İNCELEME:

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin / Wolfgang Borchert

Borchert, 2.Dünya Savaşından 1950lere uzanan savaş karşıtı hareketle, savaşın toplum üzerindeki yıkıcı etkisini konu alan Yıkıntı Edebiyatının temsilcilerinden. Alman yazar 18-24 yaşlarını cephede geçirmiş, 2 kez bazı suçlamalarla hapishaneye girmiş. Yaşadığı sürecin sebep olduğu zorlu hastalıklara eve döndükten 2 yıl sonra yenik düşmüş.

Kitap ‘Karahindiba’, ‘Bu Salı’ ve ‘Sevimli, Mavi, Gri Gece’ olmak üzere 3 bölüm altında 54 adet öykü ile ek bölüm olarak savaşa karşı kaleme alınmış bir manifesto bölümü içeriyor. Ayrıca yazarın biyografisi de sonsöz olarak verilmiş. Öyküler savaşın iç yüzünü, toplum üzerindeki etkilerini konu alıyor. Yazarın cephede ve hapiste yaşadıkları da öykülerine doğrudan yansımış.

Öykülerin bir kısmı gerçekten çok etkileyiciydi. Benim en sevdiklerim; Ama Fareler Uyurlar Geceleyin, Ekmek, Uzun Uzun Yollar Uzunluğunca ve Karahindiba oldu. Ek bölüm olan Manifesto bölümü de okunması gerekenlerden. Manifesto bölümü içinde yer alan ve herkesi savaşa karşı bir duruşa çağıran ‘O Zaman Yapacağın Tek Şey Var’ ise yazarın Hayır De isimli kitabındanmış sanıyorum. Öykülerin diğer kısmı ise üzerimde derin bir etki uyandıramadı.

Yazarın cümleleri ya da kelimeleri tekrarlayarak kurduğu bir anlatım sistemi var. Bazen bu durum etkileyiciliği arttırsa da birçok yerde sıkılmama sebep oldu. Bazı öykülerde savaşın getirdiği ölüm teması çok baskın ancak ölüm o kadar sıradanlaşmış ve olağanmış gibi anlatılmış ki ürpertici bir his oluşturdu üzerimde. Öyküler savaş teması üzerine işleniyor ancak sanılmasın ki baştan sona savaş anlatılıyor, bazen öykü içinde sadece birkaç cümle ile savaşın etkileri size hissettiriliyor.

Hızlı akan bir kitap olmadı benim için, biraz zihnimin kalabalık olduğu bir zamanda okumam nedeniyle içine çok girememiş olabilirim. Ancak beğendiğimi belirttiğim bölümler oldukça başarılıydı ve tesir etti. Savaştan uzak, barışçıl bir gelecek diliyorum hepimize.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Bu dünyada yaşadığımız en akıl almaz serüvenlerden biridir: İnsanın kendisiyle yüz yüze gelmesi.”

 

“Oysa bizler sanki önümüzde yaşayacağımız sonsuz zaman varmış gibi gülümsüyoruz, oysa veda, oysa vedalar çoktan hazır bekliyor içimizde. Tüm ölümleri içimizde taşıyoruz."

 

“Oysa gülüyoruz. Yarına inanıyoruz oysa. Ama bunun nasıl bir yarın olduğunu bildiğimiz yok. Güveniyor, bel bağlıyoruz yarına. Oysa bize böyle bir yarın için söz veren olmadı. Sesleniyor, yalvarıyor, yarın yarın diye haykırıp duruyoruz. Ama kimse çıkıp bize bir cevap vermiyor.”

 

“Yoksa bir anlamdan yoksun muyuz? İçimizdeki ve üstümüzdeki gülüşlerin ocağına mı düştük? Hüznün, gözyaşlarının, korku ve gecelerin haykırışının eline mi kaldık? Belki? Peşkeş mi çekildik bunlara? Belki? Defterimiz dürüldü mü? Belki? Cevapsız mı kaldık? Yoksa biz, biz kendimiz bu cevap mıyız? Yoksa, söyle haydi, söyle, bu cevap biz miyiz? İçimizde mi taşıyoruz onu, ölümü taşıdığımız gibi? Ta başından beri? Ölümü ve cevabı içimizde mi taşıyoruz? Bir cevaba kavuşmak da kavuşmamak da bize mi bağlı yoksa? Ocağına düştüğümüz şey kendimiz miyiz? Sadece kendimiz mi? Haydi söyle kendimiz miyiz aradığımız cevap? Kendimizin, kendimizin ocağına mı düştük?”

 

“Biri bulmuştu tüfeği insanlara ateş edilebilsin diye. Çoğunlukla hiç tanınmazdı insanlar. Dilleri bile bilinmezdi. Ve kimseye de bir kötülük yapmamışlardı. Ama işte tüfekle üzerlerine ateş etmek gerekiyordu. Öyle buyurmuştu biri. Ve biri de ateş edilenlerin pek çoğu ölsün diye tüfeğin dakikada altmıştan çok atış yapmasını sağlamıştı. Ve karşılığında ödül verilmişti kendisine.”

 

“Bir zaman iki adam vardı. İki yaşındayken elleriyle birbirine vurmuşlardı. On iki yaşına geldiklerinde sopalarla yaptılar aynı şeyi ve birbirlerine taşlar attılar. Yirmi iki yaşına geldiklerinde, silahlarla birbirlerine ateş ettiler. Kırk ikisine geldiklerinde, bombalar yağdırdılar birbirlerinin üzerine. Altmış iki yaşına geldiklerinde birbirlerine bakterilerle saldırdılar. Seksen iki yaşına geldiklerinde, bu dünyadan göçüp yan yana gömüldüler. Yüz yıl sonra solucanın biri iki adamın mezarlarında karnını doyururken, içlerinde birbirinden ayrı iki insanın yattığını hiç fark etmedi.”

16 Mart 2025 Pazar

ATEŞ SÖNENE KADAR

 












KÜNYE

Kitap Adı: Ateş Sönene Kadar

Yazarı: Aylin Balboa

Basım: İletişim Yayınları– sesli kitap

Sayfa: 97

Tür: Öykü


İNCELEME:

Ateş Sönene Kadar / Aylin Balboa

Biraz trajik biraz muzip diliyle öykülerini kaleme alan yazardan 3.kitabı da bitirmiş bulunmaktayım. Ateş Sönene Kadar yazarın 2.kitabı aslında ben biraz karışık bir sıralamayla okudum kitaplarını. Sade, içten, yer yer argo kullanarak sokak diliyle kaleme alıyor öykülerini. Mizah içinde dram, dram içinde mizah.

Bu Hikaye Senden Uzun Osman’da genel atmosfer olarak daha muzip bir anlatımı varken Belki Bir Gün Uçarız’da mizah ve dram harmanlanmıştı. Bu kitap ise daha hüzünlü, daha dramatik geldi bana.

Kitap 9 öyküden oluşuyor. Kitaba ismini veren ve en uzun öykü olan ‘Ateş Sönene Kadar’, Ayşe ve Gamze’nin hikayesini anlatıyor. Ayşe okumasına izin verilmeyip apar topar nişanlanan ancak üniversite hayali kuran İmam kızı. Gamze ise bir ensest kurbanı, evden kurtulup yeni bir hayat kurma peşinde. Vurucu ve düşündürücü bir öyküydü. Diğer etkilendiğim öykü ‘Nafile’ ise babasını kaybetmek üzere olan bir kadının yaşadıkları, anıları ve durum ile mücadelesini konu alıyor. Ayrıca SEKA kağıt fabrikasının özelleştirilmesi zamanına da selam çakmış. Yazar son öyküsü Gelecek Seni Bekliyor’da yine Gezi Olaylarına değinmeden geçmemiş.

Kitap sadece Ateş Sönene Kadar ve Nafile öyküleri için bile okunur, bence çok etkileyicilerdi. Öykü severlere tavsiyedir. Küçük bir not olarak ekleyeyim, benim favorim hala Bu Hikaye Senden Uzun Osman.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Bana dönüp öyle bir baktı... Bana dönüp öyle bir baktı ki bakışları kalbimden girip sırtımdan çıktı sanki. ‘Ben artık nafileyim babam,’ dedi .”

 

“Hayatım hep bir yol aramakla, sonra bir yol bulduğumu sanmakla geçiyor. Yolların bir kurtuluşa çıkmadığını uzun zamandır biliyorum. Bu yüzden işte, hiç olmazsa denize çıksın.”

 

“Allah’ı biraz daha şefkatli hayal edebilmek isterdim. Bu derece öfke dolu olması doğrusu bana biraz abartılı geliyordu. Hem yaratıp hem bu kadar kızmasını hiçbir şeyle açıklayamıyordum. Ayrıca kadınlara karşı anlayamadığım türden ekstra bir öfkesi vardı.”


GELİRKEN EKMEK AL

 












KÜNYE

Kitap Adı: Gelirken Ekmek Al

Yazarı: Şermin Yaşar

Basım: Doğan Yayınları– sesli kitap

Sayfa: 196

Tür: Öykü


İNCELEME:

Gelirken Ekmek Al / Şermin Yaşar

Şermin Yaşar’dan okuduğum 3.kitap oldu. Yazarın kalemi ile tanışanlar bilir, samimi, sıcacık bir üslubu vardır. İçimizden, yaşanmışlıklarımızdan taşanları kaleme alır. Okuyucu mutlaka kendinden bir şeyler bulur, kimi zaman hüzünlenir, içi burkulur, kimi zaman gülümseyerek okur.

Bu kitabında 18 adet öykü kaleme almış yazar. İncinmişliklerimizi, yaralarımızı, özlemlerimizi, beklentilerimizi yine ruha dokunan bir yerden, yine naif, incelikli bir dille kaleme almış. Hüzün var, aşk var, dostluk var, aile bağları var.

Gelirken Ekmek Al, Olanlar Oldu, Aşk Olsun, Babam Yüzünden ve Tuzlu Fıstık isimli öyküleri beğendim. Ama en çok bizi eski derin aşklara götüren bir sevgi bağını işleyen ‘Bize Bi Çay’ ile üvey çocuk olmuş kaloriferci Bahri Abinin kendine sığındığı, kendi içinde yaşadığı, kırgın hayatını anlatan ‘Sıcacık’ isimli öykülere vuruldum.

Benim favorim hala Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu. Ancak bu kitabını da çok sevdim. Öykü sevenlere öneririm.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Kadere saygımız, tekrara göre değişiyor. Başımıza bir iş geldiğinde, bunu aksilik olarak kabul edebiliyor ve sineye çekiyoruz; bu aksilik ikinci kez geldiğinde, geldi mi üst üste gelir diyoruz, üçüncüsü tekrar ettiğinde her şey de senin başına geliyor diyerek rahatlıkla kanaat bildiriyoruz, sonraki tekrarlardaysa başına bu kadar çok şey geliyorsa, demek ki tüm bunları hak ediyor diyoruz. O bütün masumiyetiyle yaşamaya devam etse bile..."

 

“İnsafsızın çekicidir ikna; o vurur ve inancın küçük bir çivi gibi yamula yamula gömülür duvarın içine. Herkes sana suçlu olduğunu söylediğinde, sen kendi masumiyetine çok fazla direnemezsin. Günün birinde o çiviyi oradan çıkartsan da duvarda suçlanmış olmanın deliği kalır.”

 

“Ayakkabı vurduğunda ayağının arkasında bir yara açılır, çorap giydiğinde o yara çoraba yapışır, çorabı çıkarttığında kabuk kopar ve tekrar kanar. İyileşmesi zaman alır. Ayakkabını çorapsız giyemezsin, çorapla giysen yine yapışır. Aile yaraları biraz böyledir. Yürümekten vazgeçemezsin ve attığın her adımda canını acıtmaya devam eder.”

 

“Kısmetten öte yol yok, çok istersin olmaz ama hiç istemediğin bir anda oluverir...”


9 Mart 2025 Pazar

BELKİ BİR GÜN UÇARIZ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Belki Bir Gün Uçarız

Yazarı: Aylin Balboa

Basım: İletişim Yayınları – sesli kitap

Sayfa: 148

Tür: Öykü


İNCELEME:

Belki Bir Gün Uçarız / Aylin Balboa

Yazardan okuduğum ilk kitap ‘Bu Hikaye Senden Uzun Osman’dı. O trajikomik üslubunu çok sevmiştim. Dram içinde mizah, komedi içinde hüzün. Bu kitapta ise dram daha ağırlıkta. Kara mizah mı demeli bilmiyorum ama karası yoğun bu sefer. Çünkü mevzu ağır.

Aylin Hanım abisinin geçirdiği bir kazanın ardından, yoğun bakım ve vefat sürecinden sonra kaleme alıyor bu kitabı. Yaşanmışlık hissiyatı çok yoğun, buram buram yüreğe dokunuyor. Zaten yaşamamış olanın böylesi anlatabileceği bir konu değil mevzu.

“Sonra işte çok özledim. Özlemekten kalbim ağrıdı. Kavuşamayacağınızı bildiğiniz özlemekler çok çirkin ve silahlı. İnsanın doğrudan canına nişan alıyor.”

İsimsiz kadın karakterimiz. Motor kazası geçiren ve komaya giren bir abi. Bir babanın vefatı.  Bir aşkın vedası. Özlem, ayrılık, ölüm, yas, depresyon, isyan, kopuş, kendini buluş. Birbirlerine görünmez iplerle bağlı kısa kısa öyküler. Belki de anlatılar demek daha doğru olur. Histerik bir iç döküş sanki.

"Çaresizlik mi diyorsunuz? Bizim en büyük çaresizliğimiz, aklımızın hala başımızda olması."

Yazarın ilk kitabıymış. Her ne kadar aralara serpiştirilmiş mizahi anlatılar olsa da, kendi hayatından yansıyan trajik durumdan ötürü sanırım, bu kitapta dili daha kırgın, daha hüzünlü, daha öfkeli. Yakın zamanda yas süreci yaşayanlar için okuması ağır olabilir. Ben yine hayranlıkla, arada tebessümle ama çokça gözlerime yansıyan hüzünle okudum. İzafiyet ve Tımarhane Notları bölümleri benim en etkilendiğim, Serengeti ise Gezi olaylarına verdiği selam ile en alkış tuttuğum öyküler oldu. Ateş Sönene Kadar kitabını da okumak istiyorum mutlaka.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"...takvimlere bakarak tayin edilen zaman sadece buz gibi bir matematiktir. Oysa özlemekler sayılmaz. Özlemekler bilhassa yalnız kaldığınızda gelir suratınıza kürekle vurur."

 

"Olmayınca olmuyor işte. Hayat zaten işlerin hiç de umduğunuz gibi olmadığı yerdir."

 

“Zaten iyi haberler genelde umudunuzu kaybetmek üzereyken gelir. Kötü haberlerin böyle özel ayrımları yoktur.”

 

“Yeteri kadar fokuslanırsanız istediğiniz her şey olur,” diyenlere aldırmayın siz. Biteviye çabalamanız gerekir. Çoğu zaman çabalasanız da olmaz gerçi ama şimdilik bunu görmezden gelelim. Dayanabilmek için birtakım şeyleri görmezden gelmek zorundayız. Fokuslanmakmış. Laflara bak.

 

“Yıldızlar aslında nedir size söyleyeyim: Yıldızlar, acıdan delirmiş insanların gökyüzüne sıktıkları kurşunlarını açtığı deliklerdir. Bilim adamları sürekli yenilerini keşfettiklerini söylüyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Yukarısı bir gün dümdüz olacak.”

 

“Aslında hepimiz biraz ölüyüz, sadece vücudumuz henüz mezara girecek kadar soğumadı.”

 


INTERMEZZO

 










KÜNYE

Kitap Adı: Intermezzo

Yazarı: Sally Rooney

Basım: Can Yayınları– 3.Basım- 2024

Sayfa: 477

Tür: Roman


 İNCELEME:

Intermezzo / Sally Rooney

Yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Kitap iki erkek kardeşin arasındaki ilişkiyi merkezine alıyor.

Ana karakterlerimiz Peter ve Ivan’ın babalarının cenazesi ile başlıyor kitap. İki kardeş birbirinden bir hayli farklı. Peter 33 yaşında, avukat, kalabalıklar içinde kendini yalnız hisseden, üstten bakan, aileden erken ayrılmış büyük kardeş. Ivan ise satranç dâhisi, çocuksu, babaya daha bağlı, daha asosyal küçük kardeş. Babalarının ölümü ile birlikte tek ortak noktaları Yas. Yaşadıkları yas süreci içinde birbirlerinden beklentileri, yaptıkları hatalar, fark etme süreçleri ve telafi etme çabaları.

Peter, Slyvia ve Naomi arasındaki aşk üçgeni. Slyvia 30lu yaşlarda, hukukçu, akademisyen, çevresince saygı duyulan bir kadın. Naomi ise 20li yaşlarda, uçarı, arzulu, genç bir üniversite öğrencisi. Peter’ın denge kurma çabası içindeki dengesizliği.

Ivan ise bir satranç organizasyonunda tanıştığı Margaret ile yakınlaşır. Margaret 30lu yaşlarda, yeni boşanmış, biraz tutucu, hala eski eşinin markajında bir kadın. Kendinden genç bir adamla birlikte olma gerçeğini sindirmeye çalışan Margaret ile abisine bu durumu kabul ettirmeye çalışan Ivan’ın kurmaya çalıştığı denge.

Aile bağları üzerinden kurulan sosyal ilişkiler, karakterlerin yaşadığı önyargılar, sorgulamalar, haklı-haksız eleştiriler, yüzleşmeler, savunmalar.

Genelde kitapları araştırarak alırım ancak çok satanlarda olduğunu görüp son anda alışverişime eklediğim bir kitaptı. Karakterlerin oldukça uzatılan iç konuşmaları, tamamlanmayan cümleciklerle dolu paragraflar yorucu bir okumaya neden oluyor. Oldukça hacimli olan kitabın yarısına kadar ‘bu kadar popüler olan ne var şimdi?’ düşüncesi ile okudum açıkçası. Edebi bir derinliği olmayan, karakter derinliği yaratamamış, kurgu açısından sıradan bulduğum bir kitaptı. Derinliksiz bulduğum cinsellik temelli kadın-erkek ilişkilerine anlam yükleme çabası zorlama geldi. Son 100 sayfada gelişen kardeşler arasındaki çözülme ve duygu durumu ile neyse ki bir şey hissettirdi dedim. Gereksiz uzatılmış ve popülerlik kazandırılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hiç sevmedim demek de fazla olur sanki o nedenle beklentimi karşılamadı diyerek bitiriyorum.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Hayat, nihayetinde, içine hapsolduğu ağdan kurtulmuş falan değil. Hapsolduğu ağdan kurtulup özgürleşen hayat diye bir şey yok: Hayatın kendisi o ağ, insanları yerli yerinde tutuyor, olayları anlamlı hale getiriyor. Kısıtlamaları paramparça edip anlamsız bir varoluşu sürdürmek mümkün değil. İnsanlar, başkaları olanaksız kılıyor bunu. Fakat başkaları olmasa hayat da olmaz. Yargılama, kınama, düş kırıklığı, çatışma: İnsanlar birbiriyle bağlarını bu araçlar sayesinde sürdürüyor.”

 

“Bir zamanlar hayatın bir şeylere varması gerektiğine, çözümlenmemiş tüm sorular ve çatışmaların bir tür büyük sonuca ulaşması gerektiğine inanıyordu. Buna benzer, tuhaf biçimde yeteri kadar incelenmemiş inançlar hayatının, kişiliğinin temelinde yatıyor. Anlama usdışı bağlılık.”

 

“Geçmişte yapabileceği farklı şeyleri düşünerek kendini delirtebilir insan.”

 

“Peki ya hayat bir dizi birbirleriyle bağlantısız deneyimin toplamından ibaretse? Bir şeyin neden anlamlı bir biçimde başka bir şeyi takip etmesi gerekiyor?”

 

26 Şubat 2025 Çarşamba

KİMSE GİTMEMİŞ GİBİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Kimse Gitmemiş Gibi

Yazarı: Meltem Trubody

Basım: Destek Yayınları– 1.Basım- 2023

Sayfa: 199

Tür: Roman


İNCELEME:

Kimse Gitmemiş Gibi / Meltem Trubody

Paris, Londra ve İstanbul’dan Anadolu’nun bir kasabasına uzanan aşk, hüsran, mutluluk, acı, kayıplar ve kazanımlar içeren bir umut hikayesi.

Herkesin yükleri ya da dindirmek istedikleri var geçmişinde. Kaçarak, saklanarak çözüm bulabiliyor muyuz peki? Geçmişi çözmeden gelecek inşa etme mümkün mü?

Hikayenin merkezinde iki kadın. Onların çevresinde farklı kültürlerden ve geçmişlerden gelen insanlar. Yolların birleşme noktası, kaçışların son durağı oluyor bu kasaba. Geride bıraktıkları hayatın hayal kırıklıklarından, hüsranlarından kaçmış ve yorgun, kırgın ruhlarını iyileştirmek için bir inziva yeri olarak bu kırsal kasabayı bulmuş iki kadın Betül ve Pınar.

Bu iki kadın hem birbirlerini sarıl sarmalayarak hem de geçmişleriyle yüzleşerek yeni bir gelecek inşa ediyorlar. Kolay mı oluyor? Hayat türlü türlü sınavdan geçiriyor.

Biraz aşk biraz dram çokça dostluk barındıran bir kasaba yaz dizisi tadındaydı kitap. Beni pek de içine alamadı doğrusu kitap. Aşk konulu romanlar pek tarzım değil bunun etkisi büyüktür muhtemelen. Sade ve akıcı bir dili var. Ben en çok Betül’ün yardımcıları Hacer ve Hasan’ın hikayelerini sevdim. Yazar karakter çeşitliliği yaratmak istemiş sanki Yaşar baba ve İmbat gibi karakterleri dahil ederek ancak hikayeyi yeterince beslememiş diye düşündüm. Anlatılan dostluk bağı ve hayatın sürprizlerle dolu olduğunun altının çizilmesi umut aşılaması bakımından kıymetliydi. Ne de olsa hayat bazen bitti dediğimiz yerden başlar. Türü sevenler keyif alacaktır.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Hayat biraz da tesadüflerin, olmazların ve olmazları olur yapan ihtimallerin bulunduğu bir yol değil miydi?”

 

“Başka yazlar gelecekti ve başka kışlar. Yeniden yeşeren yaprakların üzerinde kim bilir kaç kelebek daha kozasından çıkacaktı. Evrenin sonsuzluğunu düşününce, kelebek kadar olsa da ömrü, insan hiç gitmeyecekmiş gibi kök salacaktı hayata. Ve hayat kimse gitmemiş gibi devam edecekti doludizgin.”


23 Şubat 2025 Pazar

VATAN MİLLET SAMATYA

 












KÜNYE

Kitap Adı: Vatan Millet Samatya

Yazarı: Seray Şahiner

Basım: Doğan Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 336

Tür: Roman


İNCELEME:

Vatan Millet Samatya yazardan okuduğum 2.kitap oldu, ilk kitap Antabus idi ve çok sevmiştim. Kitabın kargo gönderiminin güzelliğine dair paylaştığım reels içeriğine kitaba dair küçük de bilgi iliştirmiştim ama okuma sonrası daha detaylı bir paylaşım gerekiyordu tabi.

Kitap 3 bölümden oluşuyor. 70lerden 90lara uzanıyor hikaye. 2 ayrı çocuk gözünden 3 ayrı kuşağa ayna tutuluyor.

‘Samatya’ ve ‘Millet’ bölümlerinde çocuk Melek gözünden dönemin sosyolojik, ekonomik ve kültürel yapısını tanıyoruz. Samatya nın kentsel dönüşümünün hanelere etkisini, 3 kuşağa yansımasını çocuk Melek gözünden görüyoruz. Melek yaşadıklarını mizahi bir dille anlatsa da aslında yaşadıkları ya da şahit oldukları oldukça zor, kimi zaman trajik. Kendi derdinde anneler, sevgisiz, kendi halinde büyüyen çocuklar. Başa bela gelmeden büyümenin şans olduğu bir yaşamak.

Son bölüm ‘Vatan’ da ise Melek anne olmuş, kızı İnci gözünden görüyoruz dünyayı bu sefer. Sevgisiz büyümüş bir kadın kızına ne verir ki demeyin. Melek’in kendi özlemlerini kızına yaşatmama, onun yanında sevgiyle var olma çabası takdire şayandı. Ancak annelerin hatalarının bedeli çocuklara da yansıyor az ya da çok. İnci nin sınavı ise babasıyla.

Kadınların zor şartlar ve baskıcı tutumlar altında katlanmaya zorunda hissettikleri hayatlar gözler önüne seriliyor kitapta. Ayrıca toplumsal sınıf ayrılıkları da incelikli şekilde yansıtılıyor. Yazarın mizahi dili bu kitapta da kendini gösteriyor. Tabi kara mizah demek daha doğru olur sanıyorum. Yer yer yoğun argo da içeriyor çünkü anlatı başka türlü bu duyguyu veremezdi diyorum.

İlk iki bölümde beni yoran yerler oldu. Yazar bir mezhebi anlatmak için fazlaca alan açmış ve karakter eklemiş bence. Kimi zaman övgü mü tanıtmak mı amaç yoksa yaşananlara yergi mi anlayamadım. Asıl hikaye ile bu bölümler gelgitler oluşturmuş gibiydi. Bir de 2.Bölümde çocuk Melek’in başına gelen olay sonrası birden 3.bölümde anne Melek ile tanıştık. Ne oldu, nasıl oldu? Arada ne yaşandı kısmı boşluk kaldı. 3.Bölüm çok daha akıcıydı. Ben en çok İnci kızı sevdim.

80ler ve 90larda çocuk olmuş nesli tebessüm ettirecek detaylarla bezeli anlatı. Konu olarak ise yer yer hüzünle yer yer gülerek okudum. Seray Hanım ın üslubunun özelliği sanıyorum bu. Eleştirilerim olsa da severek okuduğum bir kitaptı ancak benim için hala 1 numara Antabus. (Ülker Abla yı okumadım belirteyim) Antabus u okumayan kalmasın isterim.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“ölmek istiyorum, çok küçüğüm nasıl ölünür bilmiyorum.”

 

“Allahım sence çocuklar da insan mı?”

 

“Kimsem yok Allah'ım. Dünyada bunlar yok sayıyor beni, gökyüzünde sen. Allah'ım beni öldür ki sana inanayım.”

 

“İnsan sevilmediğini hemen anlıyor çünkü.”

 

“İnsan annesine küsünce bir daha çocuk olamıyormuş.”

 

“Ben elimle saçımı okşuyorum. Kimse beni sevmeyince kendi kendimi evlat edindim.”

 

“Babamı inkâr edemiyorum. Kendimi reddetmek daha kolay.”

 

“Anneciğim bana hiç geber demez: Geberesice, tufana gelesice der. Bedduaların, sonuna mutlaka "sice" yi ekleyerek yumuşatır. Çok kibar kadındır annem.”

 

“Keşke büyüklerin çocukları aldırabildiği gibi biz de babamızı aldırabilsek.”


17 Şubat 2025 Pazartesi

ÖRÜMCEK AĞI

 











KÜNYE

Kitap Adı: Örümcek Ağı

Yazarı: Max Seeck

Basım: Doğan Yayınları– 1.Baskı- 2025

Sayfa: 432

Tür: Roman, Polisiye-Gerilim


İNCELEME:

Örümcek Ağı / Max Seeck

Örümcek Ağı, bir İskandinav polisiyesi ve Finlandiyalı yazarın ‘Dedektif Jessica Niemi’ serisinin ikinci kitabı. İlk kitap Cadı Avcısı imiş. İki kitap karakterler olarak ortaklıklar içerse de olaylar ile ilgili bağ olmadığından tek başına da okunabilir ki ben bilmeden öyle yaptım.

Kitap iki Instagram fenomeni Lisa Yamamoto ile Jason Nervander in aynı gün kaybolması ile başlayan ve ardından da bir kadın cesedinin sahile vurmasıyla derinleştirilen bir soruşturmayı konu alıyor. Lisa en son ünlü bir Rap şarkıcısının lansmanında görülüyor. Jason ın tel sinyali kadın cesedinin bulunduğu sahil bölgesinde bulunuyor. Cesedi bulunan kadın Ukraynalı Olga Belousova resmen Finlandiya’ya hiç giriş yapmamış ve kolunda sigara yanıklarına benzer küçük yanıklardan muntazam bir çember oluşturan bir iz mevcut. Olganın üzerinde manga karakterlerine benzer kıyafetler, kanında ise bir kurbağa zehri var. Ve Lisa nın odasında da kendi kaleminden çıktığı söylenen manga kıyafetli kadın çizimleri…

Şiddet Suçları Birimine yeni atanan Amir Helena Lappi (Hellu) soruşturmayı dedektif Jessica Niemi’nin yürütmesini ister. İki karakter arasında soğuk rüzgarlar hiç dinmez. Jessica ekip arkadaşları Yusuf, Rasmus Susikoski, Ninna, Jami Harjula, adli tabip Sissi Sarvilinna ile arap saçına dönen bu vakayı çözmeye adar kendini. Ancak bu sırada kendi travmaları, annesi başta olmak üzere geçmişin hayaletleri ve yeni amiri Hellu peşini bırakmaz.

Suçlu diye peşine düşülen müttefikler, masum sanılan suçlular, bir alternatif tedavi yöntemini bağımlılığa çeviren bir alternatif sağlık çetesi, Manga fetişizmi ve bunu kullanan bir fuhuş çetesi, gençlere cinsel danışmanlık yapan eğitimli seks terapisti bir peder… Dedektif Niemi’nin herkesten sakladığı özel yaşamı… Oldukça zeki ve aktif bir soruşturma ekibi…

Tempoyu aktif tutan, sürekli hedef şaşırtan, sonunda okuyucuyu ters köşe yapabilmiş bir polisiye gerilim. Oldukça akıcı ve sürükleyici. Ben severek okudum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Sonuçta hepimiz temelde ölüyüz; bizi ayıran tek şey sonumuzun zamanlaması."

 

“İnsanlar trajedinin o zorlayıcı yönüne illa kendi gözleriyle tanık olma, kendi gözleriyle görme ihtiyacı duyuyordu. (…) İşin özü insan günlük yaşamın monotonluğunu kıracak trajedileri arayan gerçek bir leş yiyiciydi.

 

“Gerçek her zaman az çok görünürdür… Gerçek, renklendirilmesi gereken konturlardır ve bu renkler her zaman hazır bir şekilde seni beklemez. Bazen onları oldukları yerden çıkarmak için zorlukları aşmak gerekir.”

 

“Büyücünün senin hangi kartı seçtiğini bilmesine gerek yok… Senin kartının yanındaki kartı bilmesi yeterli.”


2 Şubat 2025 Pazar

HIZLANDIKÇA AZALIYORUM

 












KÜNYE

Kitap Adı: Hızlandıkça Azalıyorum

Yazarı: Kjersti Skomsvold

Basım: Jaguar Kitap – e-kitap

Sayfa: 132

Tür: Roman


İNCELEME:

Hızlandıkça Azalıyorum / Kjersti Skomsvold

İskandinav edebiyatından Hızlandıkça Azalıyorum, Norveç’te ilk kitap ödülü almış. İsmi ve kapak tasarımıyla dikkatimi çeken kitap yazarla tanışma kitabım oldu.

Yapayalnız, silik, kimsenin farkına varmadığı, yaşlı bir kadın Mathea. Hayatın içinde yok gibi. Sadece kocası Epsilon var, tüm dünyası o. Ölümden korktuğu kadar yaşamaktan da korkan ancak hayatının yavaş yavaş sonlarına yaklaştığının da farkında bir kadın. Bu farkındalıkla hayatını ve ölümü sorguluyor.

Öyle yalnız ki birinin saati sorma umudu ile dışarı çıkıyor. Çocuğu olmamış, sahiplendikleri köpekleri Stean ise ölmüş. Tezgahtardan, açamadığı reçel kavanozunun kapağı için yardım isteyemeyecek kadar çekimser. En büyük hikayesi kendisine yıldırım çarpması ki Epsilon da hayatına böyle giriyor. Kendinden bir iz kalsın diye bir zaman kapsülü hazırlayıp bahçeye gömüyor. En büyük korkusu ise yalnız ölmek. Ancak aklındaki daimi düşünce de ölüm… Ölüm ilanını ve mezar taşını tasarlıyor.  Hayatının merkezindeki kocası Epsilon’a yüklediği anlamı sorgulamak zorunda kalmasıyla her şey kayıp gidiyor.

Yalnızlık ve ölüm temasının hakim olduğu, sade bir dille yazılmış su gibi akan bir kitap. Ancak aralarda öyle cümleler var ki durup üzerinde düşünüyorsunuz, kimi zaman buruk, kimi zaman tatlı bir gülümsemeyle. Biraz karamsar biraz mizahi bir üslubu var yazarın. Karakterin yaşanmışlığıyla empati kurabilenler için oldukça etkileyici. Bitirdiğimde kitabın bir süre elimde kaldığı ve etkisini hemen atamayıp düşündüğüm bir kitap oldu.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Yeryüzünde yaşadığın her mutlu an kederle ödenmek zorundadır.”

 

“Şimdi de sanırım kendimi bir birey olarak düşünmeyi aşmam ve bütünlükle özdeşleştirmem gerekiyor, ama yapamıyorum bir türlü, bütünün bundan daha fazla dışında olmam imkansız.”

 

“Ama hayal kırıklığına uğramak yerine mutlu olmak için, kendimi başkalarına bağımlı bir duruma getirmemem gerektiğini söylüyorum kendime. Mutluluğunu kendin yaratmalısın…”

 

“Buna değer mi bilmiyorum, hayat yaşamaya değer mi bilmiyorum. Bunu ölmeden bilemem. Büyük olasılıkla öldükten sonra da bilemem.”

 

“İnsanın bir şeyle uğraştığı için yalnız olmadığını düşünmek tümüyle kendini kandırmak, ama en önemlisi hiç kimsenin senin yalnız olduğunu düşünmemesi.”


BULANTI

 












KÜNYE

Kitap Adı: Bulantı

Yazarı: Jean Paul Sartre

Basım: Sentez Yayıncılık– 2003

Sayfa: 220

Tür: Roman, Düşünce


İNCELEME:

Bulantı / Jean Paul Sartre

20.yüzyılın en etkili filozoflarından olan Sartre aynı zamanda varoluşçuluk akımının da bu dönemdeki en büyük temsilcilerinden. Bulantı (1938) ise yazarın ilk romanı olup varoloşçuluk konusunda kült eserlerden sayılmaktadır. Sartre aynı zamanda 1964 yılında verilen Nobel ödülünü reddetmesiyle de bilinir.

Kitap günlük şeklinde kaleme alınmış, dolayısıyla bir olay örgüsü barındırmıyor. Kitabın ana karakteri Roquentin’in “Varoluşmaktayım” diye tabir ettiği varoluşuyla yüz yüze gelmesini ve bu varoluşsal sorgulamalar eşliğinde geçirdiği değişimi yansıtıyor. Hayatı, yaşamın anlamını, insanların varlık sebebini, doğayı, kendi varoluşunu sorguluyor. Roquentin’in hem dış dünya hem de kendi varoluşu karşısında duyduğu tiksinti aynı zamanda yoğun bir Bulantı oluşturuyor.

Yapayalnız bir karakter Roquentin, bu yalnızlık ve huzursuzluk ile yarattığı içsel sıkıntılar romanın genel havasına hakim. Bu Bulantı hissi ile mücadele eden Roquentin zamanla alışıyor ve bu tiksintiyi kabullenişe geçiyor.

Varoluş konuları yanında Hümanizme dair de derin sohbetler içeren kitabın oldukça buhranlı bir havası var. Sartre’ın kendisinden yoğun izler taşıdığı da anlaşılıyor. Kolay okunduğunu söyleyemem, günlük tarzı konunun dağınıklığına sebep olması nedeniyle beni yoruyor. Biraz sıkıldığımı inkâr etmeyeceğim. Ancak Sartre’ın yaklaşımını anlamak isteyen felsefe sever okurlar için değerli bir eser.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Yalnızlık; düşündüklerinizin kafanızın duvarlarına çarpıp tekrar içeride kalmasıdır. "

 

“Düşüncem, ben demek. İşte kendimi bu yüzden durduramıyorum. Varım çünkü, düşünüyorum. Kin ve varolmamın verdiği tiksinti, bunlar kendimi var etmem ve varoluşun içine gömülmem için bir yöntem.”

 

“Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Burada bir sürü insanız, bedensel varlığımızı korumak için yiyip içiyoruz ama var olmamız için hiçbir şey, hiçbir neden yok.”

 

“Böyle fazladan varolup giden bir yığın şey var.”

 

“Ve ben, ben de fazlalıktım. İyi ki hissetmiyordum bunu, daha çok anlıyordum. Şu gereksiz varoluşlardan hiç olmazsa birini ortadan kaldırmak için, canına kıymayı düşünür gibi oluyordum. Ama ölümüm bile fazlalık olacaktı. (…) Her zaman için fazlalıktım ben.”

 

“Peki ama, birbirine bu kadar benzediklerine göre, niçin bu kadar var olan var?(…)Bunca boşa gitmiş ve inatla yeniden başlayarak, yine boşa gitmiş bunca varolan niye? (…) Bu bolluk yüce bir el açıklığına benzemiyordu. Tersine kasvetli, acı çeken kendi kendinden sıkılan bir bolluktu bu.”


23 Ocak 2025 Perşembe

BÜYÜLÜ YER

 










KÜNYE

Kitap Adı: Büyülü Yer

Yazarı: Rene Denfeld

Basım: Doğan Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 255

Tür: Roman


İNCELEME:

Büyülü Yer / Rene Denfeld

Büyülü Yer, Amerika da şiddetin, tacizin, tecavüzün, uyuşturucunun, her türlü suçun kol gezdiği bir hapishane. Ne büyük tezat değil mi?

Anlatıcımız, hikayesinin bir kısmını anlatı içinde kırıntılar halinde öğrendiğimiz, en vurucu kısmını ve kim olduğunu ise kitap sonunda öğreneceğimiz bir idam mahkumu. Bu karanlık yere katlanmak için kendine bir hayal dünyası yaratmış ve böylece onun için bu cehennem bir Büyülü Yer’e dönüşüvermiş.

G Bloğu, hafif suçlular koğuşu. Müebbetlik mahkumların kapatıldığı A koğuşu, mahkumların avlu, yemekhane, kütüphane gibi alanlara ulaşımının mümkün olduğu bir koğuş. H koğuşu ise sorun çıkaran mahkumların bir süre adresi olan, ölseniz kimsenin haberinin olmayacağı ses geçirmeyen kapalı koğuşlar. Zindan ise, idama mahkumların kaldığı, yerin altında, penceresi olmayan, dış dünyadan habersiz, bir ampul ile gün dönümünü anladıkları hücrelerden oluşan koğuş. Bu ağır suçluların nefes almak için bu zindandan tek çıkışı ‘tahliye odası!’ idi;  avukatlar ile güvenli görüşebilme için hazırlanmış, içerisinde bir Dugdemona Kafesi bulunan bir odaydı burası. Zindan koridorunun sonunda da mahkumların ‘zehirli serum odası’ dedikleri infaz odası vardı.

Günahkar bir Rahip, Hanımefendi, hapishane müdürü, başgardiyan Conroy, idam mahkumları York, Striker ve Arden, beyaz saçlı çocuk hikayenin temel taşları.

Hanımefendi idam cezası alan mahkumların cezasını müebbete çevirmek için delil toplayıp karşı davaya hazırlayan, avukatlarla birlikte çalışan bir araştırmacı. York’un davasını üstlenir ancak York ölüm cezasının onanmasını ve dava açılmamasını ister. Hanımefendi York’u ikna etmeye çalışırken zamanın daralması nedeniyle delilleri de araştırmaya başlar ve York’un hikayesi önümüzde açılmaya başlar. Ve vurucu o sorular: Kişilerin yaşadıkları travmatik tecrübeler sonunda bir suçluya dönüşmüş olmaları onları affetmek ya da cezayı hafifletmek için bir sebep olabilir mi? Masumiyet ile suçluluk arasında net bir çizgi çizebilir miyiz? Bir suçlu aynı zamanda bir kurban olabilir mi?

Büyülü Yer aslında korkunç bir cehennem. Özellikle de korumasız güçsüz toy bir gençseniz. Hafif suçtan ceza alıp yatıp çıkacağım derken azılı bir suçlunun oyuncağı olarak bulabilirsiniz kendinizi.  Avlu ya da merdivenlerin sessiz köşeleri tam bir kabus olabilir.

Kitap oldukça akıcı ancak belirtmeliyim ki biraz sert. Bir hapishane de başka türlü anlatılamazdı. Her karakterin hikayesi ayrı ayrı işlenmişti ve bazıları gerçekten çok vurucu sonlandı. Romanda ayrıca, bir suçlunun içinde bulunduğu cehennemde bir sığınak noktası olarak kitapları görmesi işlenmiş, böylece edebiyatın yatıştırıcı, iyileştirici gücüne de parmak basmış.  Benim için yeni bir yazardı ve başarılı buldum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Kitaplar hayatıma ihtişam getirmişti, aynı zamanda da anlayış: Hayat bir hikâyeydi. (…) Kitaplar bana gerçeğin taşın dokunuşunda olmadığını, taşın ne anlattığını görmemi sağladı.”

 

“İnsan ölmek istediğini nasıl bilebilirdi ki? Bir an ışık çakıyor da mı anlıyorlardı, yoksa yavaş yavaş mı idrak ediyorlardı?”

 

“Bazı fikirlerin içimde sessiz kalması gerekir, bazı kelimelerin içindeki harfler gibi.”

 

“Tacize uğramamış insanlar vücudun dış hatlarını bulanıklaştırmanın ne anlama geldiğini, derinizin her santiminin dokunulabilecek bir yer olduğunu, bütün deliklerinizin ve ağzınızın başka insanların uzuvlarını sokabileceği bir yer olduğunu anlamazlar. Vücudunuz maddesel olmayı bıraktığında ruhunuz gidecek yer bulamaz ve bulduğu ilk pencereden kaçmaya çalışır. (…) Ruhunuz olmadığında içinizdeki fikirler korkunç şeylere dönüşüyor. Uğursuz canavarlar gibi kontrolsüzce büyüyorlar.”

 

“… Kurbanları değil de katilleri hatırlamamızın ne kadar üzücü olduğunu düşündü. Dünya Hitler’in adını unutup kurbanların isimlerini hatırlasa nasıl olurdu? Kurbanları ölümsüzleştirsek ne olurdu?”


19 Ocak 2025 Pazar

SİDDHARTHA

 



KÜNYE

Kitap Adı: Siddhartha

Yazarı: Hermann Hesse

Basım: Can Yayınları – 56.Basım- 2021

Sayfa: 148

Tür: Roman, Felsefe-Düşünce, İnanç


İNCELEME:

Siddhartha/Hermann Hesse

1946 Nobel Edebiyat ödüllü Alman yazar Hesse, başyapıtı Siddharta için şöyle demiş: Bu kitapta, tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."

Brahman oğlu Siddhartha, arkadaşı Govinda ile birlikte bir kendini bulma yolculuğuna çıkar. Kendi Ben’ini keşfetmeyi, kendi Ben’inin özüne girebilmeyi kendine amaç edinir. Böylece Samana’ların (çileciler) arasına katılırlar. Keşişlerden çok şey öğrenseler de bu yolda aradıklarını bulamazlar. Bir haber işitirler, Gotama (Buddha) isimli bir keşiş Nirvana’ya ulaşmış ve öğretisini yoluna katılanlar ile paylaşmaktadır. Gotama’ya gider, öğretiyi dinlerler ancak iki arkadaşın yolları burada ayrılır. Govinda Buddha ya katılırken Siddhartha arayışına yalnız devam eder.

Ancak uyanışa ermek kolay değildir. Yolu önceleri küçümsediği ‘çocuk insanlar’ın yoluna düşer ve dünyevi sevdalara kapılıp kaybolur. Ticaret, para, aşk, kumar derken içindeki boşluğu tekrar duyumsar ve hayatının amaçsızlığını fark eder. Her şeyini terk edip tekrar yollara düşer ve kayıkçı Vasudeva ile tanışmasıyla manevi doyuma ulaşacağı yeni bir yaşam kurar.

Kitap özünde her şeyin ve herkesin aslında bir bütünün parçaları olduğu odağında anlatılmış, yaşamın özüne ulaşmanın anahtarını sevgi olarak veren bir Hint masalı. Hiçbir şeyin saf iyi ya da kötü olmadığı, her şeyin özünde iyi ve kötü ile bir denge içinde bulunduğu üzerinde duruyor. Farkındalık ile birlikte iyiliği ve sevgi yolunu herkesin keşfedebileceğini, o nedenle herkesin sevgiyi hakettiğini anlatıyor. Sevgi ile bakabilmenin iç huzurun kaynağı olduğunu vurguluyor.

Özellikle inanç odaklı çok incelikli mesajlar veren, değerli bir kitap. Tek bir konuya saplanıp ararsak başka bir şey göremeyiz diyor. Gerçekten bulmak ise bağımsızlık ister. Açık fikirli olmanın, sorgulayabilmenin önemini vurguluyor. Severek okudum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:


“Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak.”

 

"Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez, yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama, dedim; kendi gözümü ve kendi dilimi, nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım.”

 

"Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelik mucizeler yaratabilir ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez."

 

“… düşünmek, nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı.

 

“Sevgi, dostum Govinda, her şeyin başı gibi görünüyor bana. Dünyanın iç yüzünü görmek, onu açıklamak, onu aşağılamak büyük düşünürlerin işidir belki. Ama benim için tek önemli şey, dünyayı sevebilmektir; onu aşağılamamak, ona, kendime ve bütün varlıklara sevgiyle, hayranlıkla ve huşuyla bakabilmektir."