24 Mart 2026 Salı

KÜN

 











KÜNYE

Kitap Adı: Kün

Yazarı: Sezgin Kaymaz

Basım: İletişim Yayınları– 6.Basım- 2023

Sayfa: 479

Tür: Roman


İNCELEME:

Kün / Sezgin Kaymaz

Yazarın kalemine Düz Dünyacılar ile hayran olmuştum. Kün ise okurken ‘Bir insan bu hikayeleri nasıl kurgular, nasıl böyle birbirine bağlar?’ dedirtti. Hem güldüren hem hüzünlendiren bir yandan düşündüren, biraz tasavvufa yaslanan bir kalem Sezgin Kaymaz.

“Ol, yani ‘Kün’… Neleri neleri olduran bir roman, Kün.” Fantastik öğelerle gerçek hayatın yine iç içe geçtiği bir roman.

Tam ölememiş ölülerin, yaşayamamış dirilerin, Konya ağzıyla konuşan köpeklerin, dayak yemekten dayağın ustası olmuş el kadar bir oğlanın, işportacı müezzinin, vicdanlı cami imamının, merhametli ateistin, şerefsizlerle iyilerin mücadelesinin romanı Kün. Kader, inanç, rüyalar, sorgulamalar…

Ailesinin yok saydığı, şiddete alışmış Ömer, ölüleri duyup konuşabilen köpek Çeto, Ömer’e sahip çıkan cami imamı Muzaffer Hoca, Ömer’i himayesine alan ateist Hüdai Ağa, vicdanlı komiser Menderes. Gördüğü rüyayı yanlış yorumlayıp bir mezarlığı rant alanına çeviren muhtar Hacı Nacı Kalaycı, mezarlığın eski sakin-yeni deli ölüleri ve bu şaşkın yerinden edilmiş ölülerin araftan kurtulma mücadelesi.

Roman insanların ne kadar kötü olabileceğinin, yozlaşmanın, çürümenin, iki yüzlülüğün sınırı olmadığının ve türlü maskeler altına sığındığının altını çizerken diğer taraftan sevginin, şefkatin, merhametin ve iyiliğin de hep yamacında var olduğunu ve dönüştürücü etkisini vurguluyor.

İlk bölümler biraz yorabilir, ne okuyorum ben dedirtebilir, lütfen sabredin, önünüze derya deniz bir kurgu açılacak. Kitap çokça karakterin, parça parça hikayelerin sonradan başarıyla birleştirilmesiyle oluşuyor. Yöresel ağız yanında argo ve küfür yoğun kullanılsa da kurgu gereği rahatsız etmiyor. Muzaffer Hoca ile Hüdai Ağa’nın inanç-inançsızlık eksenindeki sohbetleri oldukça ilgi çekiciydi. Ömer ve Çeto ikilisini ise unutmayacağım. Kitabın sonunda gözyaşıma hakim olamadım. Yine çok etkileyici bir kurgu okudum, tavsiye ederim.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Mekânı yoktu ölünün, ama gömüldüğü mezar aracılığıyla kâinatla bağı vardı. Bu yüzden çok kıymetliydi mezar denen şey(…)Yeniden doğuşun rahmiydi mezar(…)Ölünün, sonsuza kadar yaşamak üzere diriltileceği zamanı huzur içinde bekleyebilmesinin tek yolu kabrin emniyetiydi. Ölünün huzuru kaçarsa kâinatın huzuru kaçardı. Mezarlıklara dokunmayacaktın. Dokunursan, ölüler ne yapacaklarımı bilemezdi. Onların bilemediği şeyi diriler hiç bilemezdi.”

 

"Ölüm, 'Yaşıyorum' iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği, bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi mesela... Ölüm, ölüm değildi. Eskimiş beden elbisesini çıkarıp attığın, sonsuz hayatın alıştırmasını yaptığın upuzun bir uyanıklık dönemiydi.”

 

“Allah Allah'sa eğer, hayırsız işi olmazdı. Allah'sa Allah, şerri merri de olmazdı. Bu laf Kitap'ta geçiyorduysa bile anlayan yanlış anlamış, o lafla bu maksadın hasıl olmayacağını aklı almamış olmalıydı.”

 

“İmkânsız imkansızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var."

 

“Adalet var mıydı bu dünyada? Acaba Allah ara sıra dönüp 'Kullarım ne yapıyor bakalım?' diyor muydu? 'Onları attım oraya; ben olmazsam yollarını şaşırırlar. Bir çeki düzen vereyim.' falan? Allah var mıydı?”

 

“Kader, Zül Celâl in; ‘Böyle yazdım böyle yapacaksın' dediği şey değildi. 'Senin ne yapacağını biliyorum. Aha da şuraya yazdım' dediği şeydi. (…) Bir şeyi fazlacana arzu etmek mânâsız, hâttâ komikti. Hâttâ hâttâ bırak fazlacana arzu etmeyi, bir şeyi azıncık istemek daha komikti. Neyi ne kadar isteyeceğin de yazılıydı Levh-i Mahfuz' da çünkü, neyi ne kadar elde edeceğin de. Gerisi hikâyeydi...”

 

“Susuzluk, belki de senin canın su çekti diye değil, suyun canı sen çekti diye gelip yapışıyordu gırtlağına. Suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni, su sana kavuşsun diye susatıyordu belki de.”

 

“Kâfur mu kokuyordum ben?

Evet, kâfur kokuyordum.

İlaveten nem, amber ve öd ağacı.

Ölü müydüm diri mi?

Ölü neydi?

Diri ne?”

 

BİOMORTEM

 











KÜNYE

Kitap Adı: Biomortem

Yazarı: Serkan Karaismailoğlu

Basım: Elma Yayınevi– 3.Basım- 2025

Sayfa: 264

Tür: Roman, Bilimkurgu


İNCELEME:

Biomortem / Serkan Karaismailoğlu

Benim gibi yazarın kalemine daha önce aşina olanlar tarzını bilir; anlatı biyoloji ve tıp alanından bilimsel araştırmalar ve akademik bilgilerle bezenerek aktarılır. Ve yazar bunu herkesin anlayacağı üslupla yormadan hatta ilgi çekici şekilde yapar. Biomortem, Glia serisinin ilk kitabı ve yine bilgi dolu bir bilimkurgu okuma fırsatı sunuyor.

Falin 59 yaşında, yazar olma hevesi eşi tarafından kursağında kalmış, sonrasında ise tanıştığı Amakrin sayesinde hem yeniden aşkı hem de hayali olan yazarlığı keşfetmiş bir adam. Kitapları yok satan ve bu sayede maddi güce kavuşan Falin’in kanser nedeniyle son günlerini yaşadığını öğrenmesi üzerine kurgu bambaşka bir yöne evriliyor. Biomortem ise hasta ve maddi güce sahip kişileri dondurup, tıbbi tedavilerin daha geliştiği bir gelecekte çözdürebileceğini garanti eden bir merkez. Biomortem’in sonraki müşterisi Falin oluyor. Peki onu neler bekliyor?

“Oysa biz biliyoruz ki yaşam ile gerçek ölüm arasında uzun mesafeli bir geçiş tüneli var. Burada anahtar kelimemiz tünel. Ne yazık ki insanlar bu geçiş tünelinin de ölüm olarak tanımlıyorlar oysa burası birçok noktasında acil çıkış kapısı barındıran bir ara bölge. Zaten bilimin geliştirdiği her yenilik bu acil çıkış kapılarından bir tanesini daha keşfedip birçok insanın son anda bu tünelden çekip çıkarmayı hedefliyor.”

Yaşam ile ölüm arasında sıkışıp kalmak, valiz-beden metaforu, ilahi bir perdenin gizemi ve büyüsü, arkea-mithe aşkı(endosimbiyoz), toprak-metamorfoz ilişkisi, çürümenin fizyolojisi, kriptobiyoz…

Hem varoluşun hem de yokoluşun hikayesini okuyoruz. Ölüm tam olarak ne zaman gerçekleşir? Tamamen yok oluyor muyuz? Ölümsüzlük gerçekten mümkün mü? Ölüm, yaşam, bilinç, beden, ruh, dönüşüm... Birçok insana ürkütücü gelen ölüme bakış açınızı değiştirecek bir anlatım. Ölümün biyolojisi üzerine bir bilimkurgu. Şimdilik Mater serisi hala favorim olsa da serinin devamını merakla bekliyorum.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Öldüğümüzde tüm bedenimiz ve hücrelerimiz yerli yerinde duruyorken bizi terk edip giden şey tam olarak nedir?”

 

“Şu hayatta bizim için en büyük işkence belirsizlik dediğimiz süreçtir. İnanın en kötü senaryo bile uzun süreli belirsizliğin yarattığı hasar kadar beynimize zarar verici değildir. Şimdi soruyorum size, şu hayatımızda ölümden daha belirsiz olan ne var? Sonsuza kadar yok mu olacağız, reenkarnasyonla tekrar dünyaya mı geleceğiz, burada yaptıklarımızın karşılığını cennet ya da cehennem olarak mı göreceğiz?”

 

“Eğer ölümün bir dönüşüm olduğunu kavrayabilirsen o kadar kötü bir şey olmadığını da anlarsın. Nereden biliyorsun belki de beynimizde bilinç olarak var olan o enerji, bedenimiz öldüğünde özgürlüğüne kavuşuyordur. Belki de bedenlerimiz özgürlüğe kavuşmadan önce bir şeyleri öğrenmek zorunda kaldığımız organik hapishanelerimizdir.”

 

“Hücrelerin yaşama tutunma mücadelesi gerçekten de inanılmazdı. Her şey bu kadar canlıyken o zaman ölen şey tam olarak neydi ki? Yoksa insan ruhu dediğimiz şey 30 trilyon canlıyı etrafında tutabilen bir enerji formu muydu? Tıpkı gece küçük sinekleri etrafında toplayan ışık gibi ruh da hücreleri bir araya getiren bir melodi miydi?... Tüm hücreler canlıyken bir ruh neden bedeni terk ederdi?”

 

“Denklem çok nettir. Kelebeğin uçması için tırtıl gömülmek zorundadır. İşte yaşam ve ölüm arasındaki asıl ilişki metamorfoz fikrinin içinde gizli. Buradaki dönüşümü anlamak için insanın etrafındaki kozayı keşfetmek lazım. Bu kozanın adı toprak (...) Çünkü toprak, yaşamla ölüm arasındaki metamorfozun gerçekleştiği en ideal alandır.”

 

“Hücrelerimiz ve vücudumuzdaki mikroorganizmalarla beraber trilyonlarca canlının bir arada yaşadığı ortak bir yaşam formuyuz. Öyle ki hem devasa bir mezarlık hem de yaşamın sürekli yeşerdiği inanılmaz bir ormanız.”

 

“Evren parçaların sürekli dağıtılıp bir araya getirildiği müthiş bir yapbozdu. Üstelik her defasında ortaya mükemmel bir sonuç çıkıyordu. İşte yaşam bu nedenle çok kıymetliydi.”


1 Mart 2026 Pazar

KEDİ PSİKOLOJİSİ

 












KÜNYE:

Kitabın Adı: Kedi Psikolojisi

Kitabın Yazarı: Dr. Claude Beata

Yayınevi ve Basım: Doğan Kitap- 1.Baskı- 2026

Sayfa Sayısı: 240

Türü: Araştırma-İnceleme


İNCELEME:

Kedi Psikolojisi / Claude Beata

Dört Ayaklı Dostlarımız Bize Ne Anlatmak İstiyor?

Dr.Claude Beata hem veteriner hem de hayvan davranışları uzmanı bir psikiyatrist. Son araştırmalar ve kendi klinik deneyimleri çerçevesinde kedilerin gizemli dünyasına bir pencere aralıyor. Dünyayı kedilerimizin gözünden, onun beyninden, onun duygularıyla ve bilişsel yapısıyla algılamamıza yardımcı oluyor. Kedilerle birlikte yaşayan insanların zihnini kurcalayan birçok soruya cevap veriyor.

Kediler evcil avcılar mıdır? Avcılık iç güdülerinin tatmini neden bu kadar önemli?

Kediler insanı gerçekten tedavi edebilir mi? Şifa özellikleri nereden geliyor?

Kediniz sadece keyifsiz mi yoksa depresyonda olabilir mi? Depresyon sadece insanlara özgü mü?

Sizi ısırmasının özel bir nedeni olabilir mi?

Can acıtan ya da korkutucu eylemlere başvurmadan -cezalandırmadan- saldırıları önlemenin bir yolu var mı?

Kedilerin dengeli yaşamında temel bir unsur olan yaşam alanı uygunluğunu sağlamanın yolları nelerdir?

Kediler için sağlıklı bir ortamın beş temel ilkesi nedir?

Kedilerle kurulan etkileşimler kedi için büyük keyif kaynağı olabileceği gibi büyük stres kaynağı da olabilir. Öyleyse ilişkilerimizi keyfe nasıl çeviririz?

Kedilerde görülebilecek psikolojik rahatsızlıklar ve çözüm yolları nelerdir?

Kediniz neden bir anda kum kabı dışına tuvalet yapmaya başlamış olabilir? Kedilerin dengesini bozan sebepler nelerdir?

Tedavide özerklik (tedavinin bireyce kabulü) söz konusu ise kedilerde kısırlaştırma, ileri tedaviler, ötenazi gibi durumlarda etik yaklaşım ile kararı kim verecek?

Kedilerde bilinç var mı? Bilincin 6 kriteri (hafıza-duyumsama-dil-üstbiliş-zihin kuramı-özfarkındalık) kedilerde nasıl izleniyor?


Dışarıya erişimi olmadan yaşamak kedilerde davranış bozukluğuna yol açar mı?

“Elbette içeride yaşayan kedinin tüm ihtiyaçlarını karşıladığından emin olmak gerekir: üç boyutu keşfetme olanağı, avcılık davranışı sergileyebileceği oyunlar; zengin ve iyi organize edilmiş izolasyon, beslenme, aktivite ve etkileşim alanlarına sahip bir biyotop oluşturma…Tüm bunları sağladıktan sonra yaşam koşullarını ayıplamanın hiçbir gerekçesi kalmaz.”

Bu cevaptaki tüm unsurları ve yukarda belirttiğim soruları tek tek irdeliyor, kedilerin doğası, gereksinimleri, fiziksel ve ruhsal sağlıkları, tedavi yolları, kedi ebeveynlerinin dikkat etmesi gerekenler konusunda ufuk açıcı bir rehber sunuyor. Evinde ya da dışarıda kedilerle ilgilenen tüm patiseverlerin okumasını isteyeceğim bir kaynak. Şiddetle tavsiyedir.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“…Bu bize yırtıcılığın çok farklı faktörlerden kaynaklanabileceğini (hiperaktivite gibi bir gelişim bozukluğu, olumsuz çevre koşulları veya bir ruh durumu bozukluğu) ve bir belirtiyi değil, bireyi bütünüyle tedavi etmenin ne kadar önemli olduğunu gösterir.”

 

“Bir kedinin gerçek veya sahte bir avcılık faaliyeti gerçekleştirmesi refahı ve yaşam kalitesi için çok önemli bir unsurdur.”

 

“Yeterli uyarımı sağlamayan bir ortamın söz konusu olduğu çoğu durumda temizlik durumu ve saldırganlık gibi istenmeyen davranışların eşlik ettiği üretken bir kaygı hali veya barınak kedilerinde gördüğümüze benzer bir tutukluk veya depresif kaygı hali teşhis ederiz.”

 

“Kedi cezalandırıldığı anda ilişki bozulmaya, kötüleşmeye başlar ve saldırıların şiddeti giderek artar. Aradaki bağ gerilir. (…) Bir kedinin canını acıtırsanız veya bir kereliğine onu çok korkutacak bir şey yaparsanız ilişkinizi sonsuza dek mahvedebilirsiniz. Bu nedenle cezalandırmadan yasak koymak gerekir.”

 

“Fiziksel ceza kedilerde asla işe yaramaz! Bu, davranış bozukluklarını hiçbir zaman düzeltmez ve kaygı durumlarını daha da kötüleştirir.”

 

“Kediler için ilişki bir zorunluluk olmadığından dayatılan veya rahatsız edici bir ilişki söz konusu olduğunda bu, istenmeyen davranışların veya patolojik durumların göz ardı edilemez kaynağıdır… Asli ihtiyaçların dışında kaldıkları için etkileşimler iyi hazırlanmış, öngörülebilir ve har zaman olumlu olmalıdır.

 

“Kediler bizimle aynı duyusal dünyada yaşamaz.”

 

“Size bir sır vereyim: Kediler her zaman kostümlerinin iç cebinde nahoş olayları kaydettikleri bir kırmızı defter taşır. Defterdeki notların can sıkıcı bir özelliği vardır, o da hiçbir zaman silinmemesidir.”

 

“Bir acı, bir zayıflık hissi, ölçüsüz bir korku ile tüm bu hassas denge bozulabilir; yaşam karmaşık hale gelebilir. Kediler mutlu bir yaşamın ne kadar hassas olduğunu ve tüm dikkatimizi hak ettiğini hatırlatıyor.”

 

“Tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi davranış tıbbında da amaç her zaman iyileştirmek değildir ve refaha ulaşmak her zaman mümkün olmaz. Böyle durumlarda yaşam kalitesini arttırmak ve güzel ilişkileri sürdürmek için çalışırız. Bizler ilişki bekçileriyiz.”


23 Şubat 2026 Pazartesi

SIRÇA FANUS

 












KÜNYE

Kitap Adı: Sırça Fanus

Yazarı: Sylvia Plath

Basım: Kırmızı Kedi Yayınevi– 27.Basım- 2023

Sayfa: 254

Tür: Roman


İNCELEME:

Sırça Fanus / Sylvia Plath

Şiirleriyle ünlü yazar, 1963 yılında Victoria Lucas takma ismiyle tek romanı Sırça Fanus’u yayımlattıktan 1 ay sonra intihar ediyor. Kitabın ana karakteri Ester Greenwood’un yaşamına bakılınca otobiyografik nitelik taşıyan bir roman.

Ester üniversite öğrencisi, Edebiyat okuyor, şiirler yazıyor ve bir moda dergisinde makaleler yazıyor. Ancak dergi işi geldiği New York’ta kariyer çekişmeleri ve yapmacık insan ilişkileri onu yoruyor. Büyük hayalleri, beklentileri ile kendi gerçekliği, yetenekleri çelişiyor. Aklı sürekli karışıyor, sürekli heves edip vazgeçiyor, hiçbir şeye ait hissedemiyor. Erkeklerle ilişkileri, ailesinin beklentileri, sektörün beklentileri, kendi istekleri derken bir kimlik arayışına ve derin bir bunalıma giriyor. Yaşadığı ruhsal çöküşü ise bir intihar girişimi, sonrasında ise akıl hastanesi izliyor. Peki takip eden yoğun psikolojik tedaviler ile hayatla tekrar barışabilecek, içinde sıkışmış hissettiği fanustan dışarı çıkabilecek mi?

Toplumun kadına biçtiği roller, cinsellik, anne olmak, çocuk doğurmak, aidiyet duygusu, amaçsızlık, intihar gibi konuları merkezine alıyor. Nevrotik bir genç kadının iç dünyasına bir pencere aralıyor.

“Eğer iki karşıt şeyi aynı anda istemek nevrotiklikse ben tepeden tırnağa nevrotiğim. Hayatımın geri kalan kısmını karşıt şeylerin birinden öbürüne uçmakla geçireceğim.”

Kitabın başlarında genç kadın-erkek ilişkisi ve cinselliğini öne alan bölümler ile okul-dersler üzerine geçen anlatılar biraz ergenlik dönemi kitaplarını andırdığı için sıkıcı buldum. Ayrıca konular arasında ana bağlamdan kopuk geçişler de hoşuma gitmedi. Amaçsızlığı, sorgulamaları, depresyonu, intiharı, hastane ve tedavi süreci ise kitabın akıp gitmesini sağladı. Yine de hayata dair hevesini yitirmiş bir kadının iç dünyasını anlatan bir kitabın beni daha fazla etkilemesini beklemiştim, beni duygu açısından içine alamadı. Benim için ortalama bir kitap oldu.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Eğer birinden hiçbir şey beklemezsen, hayal kırıklığına uğramazsın."

 

“Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi takılıp kalan insan için, dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.”

 

“Durumun ne kadar umutsuzsa, seni o kadar uzağa saklamaya çalışırlar.”

 

“Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği oysa bir erkeğin biri temiz öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.”

 

KÖPEK GİBİ BÜYÜTÜLMÜŞ ÇOCUK

 












KÜNYE

Kitap Adı: Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk

Yazarı: Dr.Bruce D.Perry – Maia Szalavitz

Basım: Koridor Yayınları– 35.Basım- 2023

Sayfa: 456

Tür: Psikoloji, Araştırma-İnceleme


İNCELEME:

Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk / Bruce D.Perry

Bir Çocuk Psikiyatristinin Not Defterinden Sıra Dışı Öyküler

“İlişkiler değişimin araçlarıdır ve en güçlü terapi insan sevgisidir.”

Bu kitapta insan ilişkilerinin doğasını ve gücünü daha iyi anlamamızı sağlayacak, oldukça uç deneyimler yaşayan kız ve erkek çocukların başarı öykülerini okuyacaksınız. Umut, hayatta kalma ve zafer öyküleri… “Bu kitabın tamamı gelişimsel travmanın, ihmalin, kurulan bağın kesilmesinin ve ilişkili çocukluk döneminde yaşanan olumsuzlukların çocuklar üstündeki etkisiyle ilgili.”

Yazar Nöroardışık tedavi Modeli (NTM) ismini verdiği travma odaklı bir klinik sorun çözme yaklaşımı geliştiriyor ve öncelikle kendi kurduğu akademide uygularken sonraları eğitmen yetiştirmek için dersler veriyor. Dr.Perry, gazeteci Maia Szalavitz desteği ile kitabı hazırlamış. 12 bölüm içeren kitaba, baskı yenilenmesi sırasında Ek bölüm ve çalışma kılavuzları da eklenmiş. Her bölümde farklı çocukların travma incelemesi, travma belirtileri ve uygulanan yöntemler, sürecin nasıl ilerlediği anlatılırken bir çocuk yetiştirilirken hassas noktalar, önemli yaklaşımlar, beyin gelişim süreci aşamaları, hangi evrede yaşanan yoksunluklara nasıl yaklaşılmalı gibi değerli bilgiler ediniyoruz.

 “Sonuç olarak çocukların fiziksel, duygusal veya psikolojik olarak travmadan kurtulmadan nasıl hayatta kaldıklarını belirleyen şey; etraflarındaki kişilerin özellikle de güvenmeleri ve inanmaları gereken yetişkinlerin sevgi, destek ve teşvik vererek yanlarında olup olmadıklarıdır.”

Doktorun tedavi yöntemi, travma geçirmiş çocukların iyileşme sürecinde sevginin, bağ kurmanın, sabrın ve zaman ayırmanın önemi üzerinde duruyor. Kurulan ilişkilerin sığ ve kısa süreli değil; sürekli, sürdürülebilir ve öngörülebilir olması verimlilik taşıyor. Çocuğun hayatındaki ilişkilerin sayısı, tabiatı ve kalıcılığı stres etkenlerini etkisizleştirmede kilit rol oynuyor. İyileşme açısından da rutinin ve tekrarın önemini vurguluyor.

Psikolojiyle ilgilenenlerin özellikle seveceği, bunun yanında bir çocuğa eli yüreği değen herkesin bilgi sahibi olması için okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitap oldu.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Ateş ısıtabilir veya yakıp yok edebilir, su susuzluğu giderebilir veya boğabilir, rüzgar okşayabilir ya da kesebilir. İnsan ilişkileri de böyledir. Birbirimizi hem yaratabilir ve yok edebilir, hem besleyebilir ve dehşet içinde bırakabilir, hem de travma yaşatabilir ve iyileştirebiliriz.”

 

“Çocuklar dünyaya dirençli olarak gelmezler, onların öyle olmaları sağlanmalıdır. Gelişmekte olan beyin, hayatın erken dönemlerinde hem iyi hem de kötü deneyimlerle kolaylıkla şekillenebilir ve bu dönem çocukların onlara karşı en hassas oldukları zamandır.”

 

“Deneyimin örüntüsü ve yoğunluğu önemlidir. Bir sisteme aşırı yük bindiğinde, kapasitesini aşacak şekilde çalıştırıldığında, ister spor salonunda sırt kaslarınızı, ister beyninizin travmatik stresle karşılaşan stres ağlarını aşırı çalıştırın, sonuç muazzam bir yıpranma, düzensizlik ve fonksiyon kaybı olacaktır.”

 

“Kişinin bir benlik geliştirebilmesi için, seçim yapması ve bu seçimlerin sonuçlarından öğrenmesi gerekir; size öğretilen tek şey itaat etmek olursa neleri sevdiğinizi ve istediğinizi anlamanız mümkün olmaz.”

 

“Gelişim sırasında belirli ağların ‘hassas dönemleri’ vardır ve bu dönemlerde normal olgunlaşmanın meydana gelmesi için belirli deneyimlerin yaşanması gerekir… Hassas dönemlerde gelişim açısından gerekli olan duyusal veya fiziksel deneyimleri yaşamayan çocuklar, yaşlarından çok daha küçük görünebilir ve kaçırdıkları bu becerileri öğrenmek için daha fazla tekrara ihtiyaç duyabilir…

 

“…Hayatın ilk senelerinde yaşanan duygusal yoksunluk insanları kötülüğe veya misantropiye (insandan kaçmaya) itebilir.”

 

“Sağlıklı gelişimin anahtarı doğru deneyimleri, doğru miktarlarda ve doğru zamanda yaşamaktır.”

 

“Bir deneyimle ilgili anınızı anlattığınızda, bir arkadaştan, akrabadan veya bir terapistten duyacağınız yorum o 'dosyayı' bir daha ortaya çıkardığınızda nasıl ve ne hatırladığınızı etkileyebilir. Zamanla çok ufak değişimler bile gerçekleşmemiş anıların yaratılmasına neden olabilir.”

 

“Bir çocuğun iyi yürekli, verici ve empatik olabilmesi için ona öyle davranılması gerekir. Cezalar bu özellikleri ne yaratabilir ne de örnek teşkil edebilir.”


11 Şubat 2026 Çarşamba

MİRAS

 












KÜNYE

Kitap Adı: Miras

Yazarı: Vigdis Hjorth

Basım: Siren Yayınları– 9.Basım- 2023

Sayfa: 309

Tür: Roman


İNCELEME:

Miras / Vigdis Hjorth

"İnsan ailesini seçemez ama hikâyesini anlatmayı seçebilir."

Yaptığı ile yüzleşmeye cesareti olmayan bir baba, düzenini yitirmekten korkan, düşüncesiz bir anne. Birlikte ve sessizce tüm olayı örtbas ederek bir şey yokmuş gibi davranmaya devam ederler. Olay duyulursa ödeyecekleri bedel, kızları ile ilişkilerini yitirmeleri ihtimaline baskın gelir. Baba tarafından küçük yaşlarında fiziksel şiddet gören oğul Bard ve cinsel istismara uğrayan Bergljot aileden kopar ve tüm olaylar ısrarla görmezden gelinir, onlara sorunlu ve nankör evlat muamelesi yapılır. Bergljot kendini bir türlü ifade edemez, muhattap bulamaz, diğerleri ona inanmamayı seçmiştir. Aile saadeti bozulsun istemeyerek anne ve baba tarafında yer alan kızları Astrid ve Asa ile çocukları aile ilgisi, şefkati ve maddi desteği ile hayatlarını sürerler.

Bergljot profesyonel yardım alıp psikanaliz ile kendi içindeki tramvayı atlatmaya çalışır. Bard ile tekrar görüşmeye başlamaları da ona iyi gelir ancak ailenin diğer üyeleri ile karşılaşmak dahi istememektedir. Yılda bir iki kez mail ya da telefon iletişimi bile ona ağır gelmektedir çünkü sesi duyulmaz. Ailenin adil olmayan bir vasiyet hazırlaması ile miras çekişmesinin içine çekilir.

“Ne yapacağı belli olmayan saldırgan bir aslan varken ondan korkmayı bırakmak zordur ama şimdi aslan öldü.”

Ve bir gün bir ev kazası sonucu baba vefat eder. Miras çekişmeleri hararetlenir. Cenaze ve yasal süreçler derken aile zoraki bir araya gelmek zorunda kalır ancak bu Bergljot içindeki fırtınaları arttırır. Kız kardeşi Astrid onu dinlemek istediğini söylese de Bergljot samimiyet hissetmez. Kendini anlatma çabaları sonuç vermeyen kadın nasıl bir yol izleyecektir?

Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Aile olmaya yönelik yapılan sorgulamalar oldukça dikkat çekiciydi. Kan bağı aile olmaya yeterli miydi? Asla. Peki ya bağışlamak, her şeyi bağışlayabilmek mümkün mü? Bence hiçbir şeyi bağışlamak zorunda değiliz. Geri dönüşü olmayan ve gerçek anlamda pişmanlık duyulmayan şeyleri özellikle. Okuduğuma memnun olduğum bir kitaptı, tavsiyedir.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Gazetede ihanetle suçlanan bir kişinin hatasını kabul edip ağlamaya başlamasıyla mağdurun kılını bile kıpırdatmadan arkasını döndüğünden bahseden bir psikolog alıntılanmıştı. Psikolog, daha deneyimsiz olduğu dönemlerde bunu izlemeyi acı verici bulduğunu ve mağduru karşısındakinin gösterdiği pişmanlığı kabul etmesi için yüreklendirdiğini söylemişti.

Ama artık öyle yapmıyordu. Doğru sıralamayla yapılmazsa bu bir çözüm değildi. Mağdurun ümitsizliği, üzüntüsü ve öfkesi kabul görmeden önce ihanet eden kişi suçu kabulü yüzünden övülmemeliydi. Bu kabulün yokluğunda pişmanlık yere bir taş gibi düşerdi."

 

“Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın, bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz?”

 

“Sağlıklı biri olmak neye benziyordu acaba? Sağlıklı biri olmak, sakatlanmamış biri olmak nasıl bir şeydir bilmiyordum, kendi deneyimlerimden başka bir şey yoktu elimde.”

 

“Babamızın bizi görmesini isteriz, dedi (…) Bir oğlan çocuğu için en önemli şeydir bu, babası tarafından görülmek.

 

“Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir.”

 

“Kopmak ölüm gibi, diye düşündüm; başlarda insanın canını yakıyor, sonra yokluğa alışıyorsunuz, diğeri, ölen kişi, yavaş yavaş yok olup sizden uzaklaşıyor.”

 

KAPI

 












KÜNYE

Kitap Adı: Kapı

Yazarı: Magda Szabo

Basım: Yapı Kredi Yayınları– 11.Basım- 2023

Sayfa: 239

Tür: Roman


İNCELEME:

Kapı / Magda Szabo

“Size söylemem gerekir ki Emerence’i ben öldürdüm. Onu ortadan kaldırmayı değil kurtarmayı istemiş olmam bu gerçeği değiştirmez.”

Kitapta anlatıcımız kadın bir yazar. Eşiyle birlikte evlerine bir yardımcı almak isterler ve öneri üzerine mahalle sakini yaşlı Emerence ile anlaşırlar. Ancak yaşlı kadın kolay biri değildir. Emerence mesafeli, güvensiz, dikbaşlı ve sivri dilli bir kadındır. İstediğinde gelir, istediği kadar çalışır, ailenin sınırlarını görmezden gelir ancak çok çalışkandır. Çok yetenekli ve zeki bu kadın, kendini evine kapatmış ve izole bir yaşam sürer. En yakın birkaç arkadaşını hatta yeğenini bile evinin içine almaz. Evi bir gizemdir, kendince sırları vardır. Ancak tüm mahallenin de saygısını kazanmıştır.

Yazar ile yaşlı kadın arasındaki çekişmeli ve sert ilişki, birbirlerini anlamaya başladıkça bir dengeye erişir. Yıllar geçtikçe aralarında anne-kız ilişkisi şekillenir. Ve bir gün Emerence sırrını yazar ile paylaşır ve anahtarını yazara verir. Bir hastalık hali sonrası kimseden yardım istemeyen duruşu, Emerence için durumunun kötüye gitmesine sebep olur. Evhamlanan mahalle halkı ile endişe artar. Duruma dayanamayan yazar tamamen iyi niyetle ancak komşular ve doktorla birlikte yaşlı kadının evine baskın düzenler. Ancak hiçbir şey beklediği gibi ilerlemez. Bundan sonra olaylar tam bir trajediye döner.

Anahtarın elimizde olması kapıyı istediğimizde açma özgürlüğünü verir mi? Kapı bizim olmasa bile!

İyi niyet her zaman doğru ve haklı davranış sunar mı? Sınırları ihlal ediyor olsak bile!

Magda Szabo’dan okuduğum ikinci kitap, yazara Fransa’nın saygın ödüllerinden Femina’yı kazandırmış. Daha önce İza’nın Şarkısı ile aile ilişkilerine mercek tutan yazar, bu kitabı ile insan ilişkilerine ışık tutmuş. Kitaptaki anlatıcının yazar olması ve adının Magduska olarak geçmesi de anlatının otobiyografik öğeler taşıdığının altını çiziyor. Ve yazarın belki de kendi içsel hesaplaşmalarını kaleme aldığını da düşündürüyor. İlk tema insan ilişkileri gibi görünse de aslında mahremiyet, güven, iyilik, yalnızlık, ölüm gibi temaları işleyen ve sorgulatan çok derinlikli bir eser olmuş. Kapı burada mahremiyeti, anahtar ise güveni sembolize eden metaforlar olarak felsefi bir bakış gizliyor. Yeri geldi kızdım yeri geldi hüzünlendim, yeri geldi çokça düşündüm. Kitabı çok sevdim ve şiddetle öneririm.


 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Hiç kimseyi çılgınca sevmeyin çünkü kaybedersiniz, er ya da geç.”

 

“Her duygusal ilişki aslında bir saldırganlık ihtimali taşır, insan ne kadar çok kişiyle yakın ilişki kurarsa o kadar çok tehlikeye de maruz kalabilirdi.”

 

"Emerenc herkes için örnek alınması gereken, herkesin yardımına koşan bir insan, bir ülküydü... O kar kraliçesiydi, güvenliğimiz demekti. …kimseden bir şey istememiş, kimseye muhtaç kalmamış, tüm yaşamı boyunca herkesin derdini üstlenmiş, kendi sorunları hakkında hiç konuşmamış ancak tam konuşacağı sırada televizyonda programa çıkacağım tutmuş ve yaşamının onur kırıcı ve hastalıkla lekelenmiş biricik anında keşfedilmesine göz yumarak onu ortada bırakıvermiştim. Nasıl oluyordu da onu ve evini kedilerle doldurmasına yol açan merhamet duygusunun anatomik yapısını asla analiz edemiyordum?”

 

“İnsan, yüreğine saplanan bıçak eğer çok keskinse anında yere yığılmazmış.”

 

“Ölüler her zaman kazanır. Kaybedense yalnızca hayatta kalanlar olur.”

 

“Kim yalnız değildi ki? Bilmek isterdim doğrusu. Hatta biriyle birlikte yaşayanlar bile yalnız, sadece yalnız olduklarının bilincinde değiller, o kadar!”

 

"Barış istiyorlarmış. Siz buna inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum, o zaman tüfekleri kim satın alacak? Adam asmak, yağma yapmak için hangi ba­haneler ileri sürülecek? Ayrıca dünyada bugüne dek barış olmamış da niçin bugün olacakmış?"

 

“Birine verebileceğiniz en büyük hediye onun acı çekmesine engel olmaktır.”

 

“…, insan evine girdiğinde eğer geldiğine sevinecek hiç kimsesi yoksa yaşamanın da herhangi bir anlamı yok.”


1 Şubat 2026 Pazar

KUYUCAKLI YUSUF

 











KÜNYE

Kitap Adı: Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali

Basım: Türkiye İş Bankası Yayınları– 2.Basım- 2020

Sayfa: 231

Tür: Roman, Türk Edebiyatı Klasikleri


İNCELEME:

Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali

Roman küçük Yusuf’un evlerinin eşkıyalarca basılması, hem öksüz hem yetim kalması ile başlar. Olay yerine gelen Kaymakam Selahattin Bey ise Yusuf’un haline dayanamaz ve onu evlatlık alır. Ancak bu evde eşiyle aralarının açılmasına sebep olur. Analığı tarafından istenmeyen, okumaya hevesi olmayan, yeni yurduna bir türlü alışamayan Yusuf, ailenin minik kızı Muazzez’e tertemiz bir sevgi besler, ona ağabeylik eder, koruyup kollar. Ta ki Muazzez genç kız olup, etrafta Yusuf’un hoşlanmadığı zengin ağa çocuklarının ilgisini çekene kadar. Delikanlılar arasında çekişmeler, kavgalar başlar. Bu uğurda sözü geçen ağa ve adamları kaymakam başına çorap örmeye başlar. Durumu fark eden Yusuf ise bir çıkar yol arar. Kendine dahi itiraf etmekte zorlandığı aşkının karşılıksız olmadığını öğrenen ve analığının hain planlarının farkına varan Yusuf duruma el koyar.

Kaymakamın hastalığı, Yusuf’un aldığı sorumluluk, artık bir baltaya sap olma ihtiyacı doğurur. İşin amaçsızlığını sorgulasa da başka çaresi de yoktur. Kaymakamın vefatı ise her şeyin sarpa sarmasına sebep olur. Yusuf hem boşluğundan fırsat bilen timsahların hem de analığının tekrar işlemeye başlayan hain planlarının içine düşmüş bulur hem kendini hem de Muazzez’i. Sonrasında gelişenler ise hem soluk soluğa hem hüzünle okuduğumuz bir hikaye bırakır.

Usta yazardan okuduğum 3.romandı. Çürümüş, adaletsiz düzene, zenginin söz sahibi olduğu, parayla şekillenen bürokrasiye karşı bir toplum eleştirisi yazmış. Ayrıca bireyin kendini ait hissetmediği yerde verdiği mücadele, yalnızlaşması, imkansızlıklar nedeniyle istekleri ile yapmak zorunda kaldıkları arasındaki sıkışmışlığı anlatılmış. Edebi yanı çok güçlü, etkileyici ve oldukça sürükleyici bir kitaptı. Mutlaka okunmalı.

Kitabın sonu sanki devamı gelecekmiş gibi bitiyor. Bunun sebebi ise aslında yazarın bu kitabı, tıpkı Yaşar Kemal’in İnce Memed serisi gibi bir üçleme olarak planlamış olmasıymış ancak maalesef erken yaşta öldürülmesi buna engel olmuş. Yusuf’un hikayesini ise cezaevi günlerinde tanıştığı bir gencin hikayesinden etkilenerek yazmış.

 

 KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."

 

“İki insanın karşılaşması kadere bağlıdır, ama yan yana kalmaları onların gayretine bağlıdır.”

 

“Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu…”

 

“Hayattan fazla şeyler bekleme. Dünyada her felaketin içinden en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak, muhite uymak, hiç sivrilmemektir.”(Selahattin Bey)

 

“Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli… Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; “ Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!” deriz. Bazı şeylerde mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma… Sonra en mühimi: Kendini halinden şikayet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.”(Selahattin Bey)

 

“Hayat bu derece manasız ve insan dünyaya boş durmak için gelmiş olamazdı. Bunların hiçbirinin hakikat olmaması lazımdı.”(Yusuf)

 

“Yaramın nerede olduğunu bimiyorum. Yalnız bir yerlerim acıyor. Çok acıyor.”

 

MUMLAR SONUNA KADAR YANAR

 


KÜNYE

Kitap Adı: Mumlar Sonuna Kadar Yanar

Yazarı: Sandor Marai

Basım: Yapı Kredi Yayınları– 3.Basım- 2024

Sayfa: 114

Tür: Roman, Modern Klasikler


İNCELEME:

Mumlar Sonuna Kadar Yanar / Sandor Marai

“İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar.”

General Henrik ve Konrad askeri okulda tanışır ve çok yakın dost olurlar. Henrik’in ailesi zenginken, Konrad’ın ailesi kıt kanaat bir yaşam sürer. Birbirlerine ikiz kardeşler gibi bağlı olan bu iki adamın dostluğu yıllar sürer. Henrik evlenir, tek uğraşı iyi bir asker olmaktır. Oysa Konrad’ın içinde büyük bir müzik ve sanat aşkı yanmaktadır. Ava gittikleri bir gün birçok şeyi değiştirir. Avda Henrik’in yaşadığını düşündüğü bir an, akşamındaki yemekte eşi ile Konrad’ın sohbetinin içeriği, ertesi gün Konrad’ın haber bırakmadan askerliği bırakıp ülkeyi terketmesi ve sonrasında gelişenler Henrik’in kafasında büyük kuşkular doğurur. Aslında Henrik her şeyden emindir kendince. Ancak bu kuşkulara cevap verecek olan adam çoktan gitmiştir. Karısı Krisztina ile yüzleşmemeyi tercih eder ve kendisini bağ evine kapatır. Sadece tek bir anı bekler, Konrad’ın gelip sorularına cevap vereceği anı. Bir gün döneceğine emindir.

Karısı öldükten sonra, şatoya evine döner, sessiz yaşlanmaya devam eder. Ve tam 41 yıl sonra Konrad’tan döndüğüne dair mektup alır. Bir akşam yemeği düzenler, beklediği an gelmiştir. Kendince intikam alacağı, ona her şeyi kabul ettireceği an gelmiştir. İki yaşlı adam bir araya gelir. Peki 41 yıl beklediğine değecek midir?

Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Bu kısacık kitap beni biraz yordu. Bunca yıl sonra iki adamın sohbetini değil Henrik tarafından bir monolog okuyoruz. ‘Bi sus be adam’ diyesim geldi. Hatta kendince temellendirdiği o kuşkuları üzerine öyle büyük büyük ve net konuştu ki, ‘çok biliyorsun sen’ diyip ağzının ortasına bir vurasım da geldi. Belki haklıdır, bunu ne yazık ki okuyucu olarak öğrenemiyoruz. Bu da ‘ee ne oldu şimdi’ dedirtiyor tabi.

Bunlar yanında dostluk, hırs, kıskançlık, çekişme, tutku, ihanet temellinde hayata ve insan ilişkilerine dair felsefi bir derinliği de vardı. Çokça altı çizilesi satır mevcuttu. 41 yıl beklenmiş bir hayat muhasebesi. Felsefe sevenlere daha çok hitap edecektir.

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Sonunda, en sonunda insan dünyanın ona öylesine inatla sorduğu soruları hayatının gerçekleriyle cevaplar. Sorular şöyledir:  Sen kimsin? Gerçekten ne istiyordun? Gerçekten ne yapabiliyordun? Nerede sadıktın? Nerede sadakatsiz? Nerede cesurdun, nerede korkak? Sorular bu şekildedir. Ve insan elinden geldiğince cevaplar, doğru ya da yalan söyleyerek ama bu o kadar önemli değil. Önemli olan, sonunda bütün hayatıyla cevap vermesidir.”

 

 “Sence de hayatın anlamı sadece günün birinde kalplerimizi, ruhlarımızı ve bedenlerimizi gezip sonra da ebediyen yanan bir tutkuda olabilir mi? Arada ne yaşanırsa yaşansın? Ve bunu yaşadıysak belki yine de boşuna yaşamamış olabilir miyiz? Tutku bu kadar derin, bu kadar zalim, bu kadar muhteşem, bu kadar gayriinsani mi? Ve acaba bir kişiye değil de sadece arzunun kendisine mi yönelik?”

 

“Fakat ruhunun derinlerinde bir sancı saklıydı: Olduğundan farklı olma arzusu. Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir.”

 

“Hayatın en büyük sırrı ve en büyük hediyesi, ‘aynı türde’ iki insanın karşılaşmasıdır. Bu son derece nadir görülür -doğanın hile ve zora başvurarak böyle bir ahengi engellemesinden kaynaklanıyor olmalı; belki de sebebi, dünyanın yaratılması, hayatın yenilenmesi için birbirini ebediyen arayan, zıt akortlu insanlar arasında oluşan gerilime ihtiyaç olmasıdır.”

 

“Bunu bekledim, çünkü beklemeye değer her şeyin kendi zamanı ve düzeni vardır.”

 

“İnsan yaptığıyla değil, bu yaptığının arkasındaki amaçla kendini suçlu hale getirir. Her şey amaçta saklıdır.”

 

“Acıdan ve ölümden daha kötüsü vardır. Daha kötüsü, insanın kendine saygısını kaybetmesidir.”

 

“Yeryüzünde yapacakların olduğu müddetçe yaşarsın.”


25 Ocak 2026 Pazar

BEKLE BENİ

 











KÜNYE

Kitap Adı: Bekle Beni

Yazarı: Zülfü Livaneli

Basım: Can Çağdaş Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 189

Tür: Roman


İNCELEME:

Bekle Beni / Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli son romanına ‘Fırtınalarda yitip giden ve parçalanan ailelere’ şeklinde bir ithaf ile başlıyor. Dönem 68’li yılların Türkiye’si. Konu aydın, eğitimli, okuyan kesimi pasifize etme yöntemi olarak kişilere yüklenen ‘Düşünce Suçu’ kavramı, bu süreçteki tutuklanmalar, cezaevi süreçleri, işkenceler, bölünen aileler, elden alınan hürriyet. ‘Aşk ve direniş hikayesi’ olarak tanıtılsa da ana tema aşk değil.

Kitap 4 bölümden oluşuyor. ‘Bir Sevdanın Tarihçesi’ ile ana karakterimiz Selim’i, aşkı Leyla’yı tanıyor, aşklarının filizlenmesine ve küçük kızları Zeynep’in doğumuna tanıklık ediyoruz. Ve Selim yazıları ve toplumsal eleştirileri nedeniyle polis baskını ile tutuklanıyor. 2.bölüm ‘Direniş’ ile hapishane süreci, 3.bölüm ‘Bekleyiş’ ile hapishaneden çıktıktan sonra ülkede barınamaması, yurtdışına gidişi ve orada sorgulanması süreci, son bölüm ‘Aile’ ile Leyla ve Zeynep ile buluşması anlatılıyor.

Anlatı Selim ve Leyla’nın hem birbirlerine yazdıkları sansürlü ve pozitif mektuplar, hem de hikayenin gerçek ve biraz da acı tarafını anlattıkları kişisel defterlerindeki yazılar üzerinden yürüyor. Ayrıca 3. Bir gözün anlatımı da mevcut. Hapishaneye gelen mektuplar üst komuta tarafından okunduğu için açıkça yazılmıyor hiçbir şey, tabi bir de birbirlerini üzmemek için sıkıntılı durumları anlatmıyorlar ancak kendilerine özel defterlere sırlar dökülüyor.

Livaneli yine çok güçlü bir konu seçmiş, içinde bulunduğumuz dönem koşullarında da cesurca bile denebilir. Ancak yazarın birkaç ayrı kitabını hayranlıkla okumuş biri olarak aynı tadı alamadım maalesef. Daha acemi bir elden çıkmış gibiydi anlatım ve sanki biraz da aceleye gelmiş, çabuk sonlandırılmış gibi hissettim. Okuduğum diğer kitaplarında bulduğum edebi dil zenginliğini, anlatım derinliğini, güçlü karakter analizlerini, duygusal yoğunluğu ne yazık ki bulamadım. Selim’in endişesi, bekleyişi, Leyla’nın ıstırabı, korkusu, Zeynep’in özlemi, cezaevi koşullarının ürkütücü atmosferi içimize işlemeliydi. Bu kadar güçlü bir konunun çok daha vurucu bir etki bırakmış olması gerekirdi Livaneli kaleminden. Bir nebze hayal kırıklığı hissettim. Tabi bu da Livaneli’den beklentimin büyük olmasındandı. Yine de konu itibariyle önemli bir eser.

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"İşkence, insanın buluşu. Tekerleği bulan o zeki, yaratıcı insan soyu, belki de tekerlekten önce işkenceyi icat ediyor. Hayvanlar aleminde bile böyle bir şey yok; ne içgüdüsel ne de bilinçli. Öfkelenebilirler, hırlayabilirler, bir aslan kükrer, bir köpek dişlerini gösterir ama acı çektirmeyi bilmezler, çünkü onlar onu icat etmemişler. İşkence, insanın kötü zekasının sonucu; bir sanat gibi tasarlanmış, bir bilim gibi mükemmelleştirilmiş, bir zevk gibi kullanılmış. Hayvanlar öldürür, parçalar ama acıyı bir amaç haline getirmez.”

 

“İşkenceyi beklemek, işkencenin kendisinden daha kötü bir eziyetti; sinsi, soğuk, içini yavaşça çürüten bir zehirli. Bedenden önce ruhu parçalıyordu.”

 

“Bazı insanların diğerlerinden ayrılıp özel olarak inşa edilmiş, dışarı çıkma imkanı olmayan binalara kilitlenmesi ne zaman başlamıştı acaba? İlk olarak kim kime uygulamıştı? Bu düşünceler zihninde sürekli dolaşırdı; iktidar ve ceza aynı zamanda mı oluşmuştu? Habil’i öldüren Kabil hapsedilmiş miydi? Tanrı hapishaneyi yaratmış mıydı o zaman? Elma yemek mi daha büyük bir suçtu, kardeşini öldürmek mi? Tanrı insan soyunun zalimlik eğilimini gördükten sonra onları cennetten atsa daha mantıklı bir hikaye olmaz mıydı?”

 

“İnsan, nefessiz kalmadan nefesin, hapsedilmeden özgürlüğün, ölümle yüzleşmeden yaşamın kıymetini bilemiyordu.”

 

“Kalp her şeyi beyinden önce seziyor.”


KALAYCI

 












KÜNYE

Kitap Adı: Kalaycı

Yazarı: Alim Serkan Cesur

Basım: İkinci Adam Yayınları– 2.Basım- 2025

Sayfa: 150

Tür: Öyküler


İNCELEME:

Kalaycı / Alim Serkan Cesur

Yazarın ikinci kitabı olan Kalaycı bir öykü kitabı. Yazar, kimi insanların ‘sıradan meslekler’ diye tabir edeceği, aslında birçoğu emeğe dayanan, unutulmaya yüz tutmuş meslekleri odağına almış. Postacı, Biletçi, Boyacı, Hurdacı, Tamirci, Külcü birkaç örnek olsun.

21 öykü, 21 meslek, 21 insan hikayesi çıkıyor karşımıza.

Benim en sevdiğim öykü, kitaba ismini veren Kalaycı öyküsü oldu. Eski Fethiye’nin Levissi (Karaköy) köyünde Türk ve Rumlar birbirine kız verip almasalar da dostluk içinde yaşarlar. Çocuk yaşta yetim kalmış İsmail ile kalaycı ustası Takis Ustanın kızı Lena’nın aşkının filizlenmesi, Kurtuluş savaşını takiben mübadeleyle göçe zorlanan Osmanlı Rumları, gözyaşları, ayrılık. Çok yıllar sonra İsmail dedenin kapısını çalan bir misafir.

Diğer sevdiğim öyküler ise şunlar oldu;

Yine savaş dönemi cepheye giden askerlerin ayağını boş bırakmayan ‘Çarıkçı’,

Bir mülteci hikayesi ‘Yolcu’,

Gün olur devran döner dedirten ‘Mezarcı’,

Kızların okumasına karşı bir köyde babasının desteği ile okuyan Saliha’yı anlatan ‘Öğrenci(Saç Bağı)’,

Saliha’nın köyüne öğretmen olarak döndükten sonra kız öğrencileri okutma çabasını anlatan ‘Öğrenci (Köye Dönüş)’

Kitabını hediye etme nezaketi gösteren yazarımız Alim Serkan Bey’e tekrar teşekkür ediyorum, kaleminiz daim, okuyucunuz bol olsun diyorum. Oldukça sade, akıcı bir dille ve nostaljik bir havayla aktarılan bu öyküleri okumaktan çok memnun oldum. Öykü severlerin seveceğini düşüyorum.

Dipnot: Yazarın kişisel instagram sayfasında ‘Kalaycı’ hikayesinin geçtiği köye dair fotoğraflar ve konuya dair bir kısa belgesel bulunuyor. Bu bilgiler ışığında okumak çok daha anlamlıydı, teşekkürler.

 


KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Vedası olmayan tek ayrılık ölümdür. Hem giden ölür hem kalan ölür. "

 

“Fakir çalışır, zengin sömürür. Mezarcı hepsini gömer. İnsanın eşit olduğu an toprak altına girdiği zamandır. Toprağın üstünde adalet zengine işlerken, toprağın altında ne zengine ne de fakire işliyordu. Ölümün soğuk nefesi tüm ölüleri hareketsiz ve adaletsiz bırakıyordu ya da en gerçek adalet buydu…”

 

“3000 yıllık Likya şiirindeki gibi;

Beni bulamazsan üzülme, eşyalarımı bulacaksın. Kestiğim taşları, açtığım yolları, işlediğim heykelleri bulacaksın. Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden, parmak izlerimiz değecek birbirine…”

 

“Ölüler, hatıralarımızda öldüğü yaşta kalırken bizler yaşlanmaya devam ediyorduk…”

 

"Perişan görünenleri küçümseme, yıkık dökük, terk edilmiş bazı yerlerde define gömülüdür..."

 

“İnsanın gönlü yorulduysa, dünyanın bir önemi kalmıyordu.”