KÜNYE
Kitap
Adı: Kün
Yazarı:
Sezgin Kaymaz
Basım:
İletişim Yayınları– 6.Basım- 2023
Sayfa:
479
Tür:
Roman
İNCELEME:
Kün
/ Sezgin Kaymaz
Yazarın
kalemine Düz Dünyacılar ile hayran olmuştum. Kün ise okurken ‘Bir insan bu
hikayeleri nasıl kurgular, nasıl böyle birbirine bağlar?’ dedirtti. Hem
güldüren hem hüzünlendiren bir yandan düşündüren, biraz tasavvufa yaslanan bir
kalem Sezgin Kaymaz.
“Ol,
yani ‘Kün’… Neleri neleri olduran bir roman, Kün.” Fantastik öğelerle gerçek
hayatın yine iç içe geçtiği bir roman.
Tam
ölememiş ölülerin, yaşayamamış dirilerin, Konya ağzıyla konuşan köpeklerin, dayak
yemekten dayağın ustası olmuş el kadar bir oğlanın, işportacı müezzinin,
vicdanlı cami imamının, merhametli ateistin, şerefsizlerle iyilerin
mücadelesinin romanı Kün. Kader, inanç, rüyalar, sorgulamalar…
Ailesinin
yok saydığı, şiddete alışmış Ömer, ölüleri duyup konuşabilen köpek Çeto, Ömer’e
sahip çıkan cami imamı Muzaffer Hoca, Ömer’i himayesine alan ateist Hüdai Ağa,
vicdanlı komiser Menderes. Gördüğü rüyayı yanlış yorumlayıp bir mezarlığı rant
alanına çeviren muhtar Hacı Nacı Kalaycı, mezarlığın eski sakin-yeni deli
ölüleri ve bu şaşkın yerinden edilmiş ölülerin araftan kurtulma mücadelesi.
Roman
insanların ne kadar kötü olabileceğinin, yozlaşmanın, çürümenin, iki yüzlülüğün
sınırı olmadığının ve türlü maskeler altına sığındığının altını çizerken diğer
taraftan sevginin, şefkatin, merhametin ve iyiliğin de hep yamacında var
olduğunu ve dönüştürücü etkisini vurguluyor.
İlk
bölümler biraz yorabilir, ne okuyorum ben dedirtebilir, lütfen sabredin, önünüze
derya deniz bir kurgu açılacak. Kitap çokça karakterin, parça parça hikayelerin
sonradan başarıyla birleştirilmesiyle oluşuyor. Yöresel ağız yanında argo ve küfür
yoğun kullanılsa da kurgu gereği rahatsız etmiyor. Muzaffer Hoca ile Hüdai Ağa’nın
inanç-inançsızlık eksenindeki sohbetleri oldukça ilgi çekiciydi. Ömer ve Çeto
ikilisini ise unutmayacağım. Kitabın sonunda gözyaşıma hakim olamadım. Yine çok
etkileyici bir kurgu okudum, tavsiye ederim.
KİTAPTAN SEVDİĞİM
ALINTILAR:
“Mekânı
yoktu ölünün, ama gömüldüğü mezar aracılığıyla kâinatla bağı vardı. Bu yüzden
çok kıymetliydi mezar denen şey(…)Yeniden doğuşun rahmiydi mezar(…)Ölünün,
sonsuza kadar yaşamak üzere diriltileceği zamanı huzur içinde bekleyebilmesinin
tek yolu kabrin emniyetiydi. Ölünün huzuru kaçarsa kâinatın huzuru kaçardı. Mezarlıklara
dokunmayacaktın. Dokunursan, ölüler ne yapacaklarımı bilemezdi. Onların
bilemediği şeyi diriler hiç bilemezdi.”
"Ölüm,
'Yaşıyorum' iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği,
bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi mesela... Ölüm,
ölüm değildi. Eskimiş beden elbisesini çıkarıp attığın, sonsuz hayatın
alıştırmasını yaptığın upuzun bir uyanıklık dönemiydi.”
“Allah
Allah'sa eğer, hayırsız işi olmazdı. Allah'sa Allah, şerri merri de olmazdı. Bu
laf Kitap'ta geçiyorduysa bile anlayan yanlış anlamış, o lafla bu maksadın
hasıl olmayacağını aklı almamış olmalıydı.”
“İmkânsız
imkansızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var."
“Adalet
var mıydı bu dünyada? Acaba Allah ara sıra dönüp 'Kullarım ne yapıyor bakalım?'
diyor muydu? 'Onları attım oraya; ben olmazsam yollarını şaşırırlar. Bir çeki
düzen vereyim.' falan? Allah var mıydı?”
“Kader,
Zül Celâl in; ‘Böyle yazdım böyle yapacaksın' dediği şey değildi. 'Senin ne
yapacağını biliyorum. Aha da şuraya yazdım' dediği şeydi. (…) Bir şeyi
fazlacana arzu etmek mânâsız, hâttâ komikti. Hâttâ hâttâ bırak fazlacana arzu
etmeyi, bir şeyi azıncık istemek daha komikti. Neyi ne kadar isteyeceğin de
yazılıydı Levh-i Mahfuz' da çünkü, neyi ne kadar elde edeceğin de. Gerisi
hikâyeydi...”
“Susuzluk,
belki de senin canın su çekti diye değil, suyun canı sen çekti diye gelip
yapışıyordu gırtlağına. Suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni, su sana
kavuşsun diye susatıyordu belki de.”
“Kâfur
mu kokuyordum ben?
Evet,
kâfur kokuyordum.
İlaveten
nem, amber ve öd ağacı.
Ölü
müydüm diri mi?
Ölü
neydi?
Diri
ne?”