25 Ocak 2026 Pazar

BEKLE BENİ

 











KÜNYE

Kitap Adı: Bekle Beni

Yazarı: Zülfü Livaneli

Basım: Can Çağdaş Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 189

Tür: Roman


İNCELEME:

Bekle Beni / Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli son romanına ‘Fırtınalarda yitip giden ve parçalanan ailelere’ şeklinde bir ithaf ile başlıyor. Dönem 68’li yılların Türkiye’si. Konu aydın, eğitimli, okuyan kesimi pasifize etme yöntemi olarak kişilere yüklenen ‘Düşünce Suçu’ kavramı, bu süreçteki tutuklanmalar, cezaevi süreçleri, işkenceler, bölünen aileler, elden alınan hürriyet. ‘Aşk ve direniş hikayesi’ olarak tanıtılsa da ana tema aşk değil.

Kitap 4 bölümden oluşuyor. ‘Bir Sevdanın Tarihçesi’ ile ana karakterimiz Selim’i, aşkı Leyla’yı tanıyor, aşklarının filizlenmesine ve küçük kızları Zeynep’in doğumuna tanıklık ediyoruz. Ve Selim yazıları ve toplumsal eleştirileri nedeniyle polis baskını ile tutuklanıyor. 2.bölüm ‘Direniş’ ile hapishane süreci, 3.bölüm ‘Bekleyiş’ ile hapishaneden çıktıktan sonra ülkede barınamaması, yurtdışına gidişi ve orada sorgulanması süreci, son bölüm ‘Aile’ ile Leyla ve Zeynep ile buluşması anlatılıyor.

Anlatı Selim ve Leyla’nın hem birbirlerine yazdıkları sansürlü ve pozitif mektuplar, hem de hikayenin gerçek ve biraz da acı tarafını anlattıkları kişisel defterlerindeki yazılar üzerinden yürüyor. Ayrıca 3. Bir gözün anlatımı da mevcut. Hapishaneye gelen mektuplar üst komuta tarafından okunduğu için açıkça yazılmıyor hiçbir şey, tabi bir de birbirlerini üzmemek için sıkıntılı durumları anlatmıyorlar ancak kendilerine özel defterlere sırlar dökülüyor.

Livaneli yine çok güçlü bir konu seçmiş, içinde bulunduğumuz dönem koşullarında da cesurca bile denebilir. Ancak yazarın birkaç ayrı kitabını hayranlıkla okumuş biri olarak aynı tadı alamadım maalesef. Daha acemi bir elden çıkmış gibiydi anlatım ve sanki biraz da aceleye gelmiş, çabuk sonlandırılmış gibi hissettim. Okuduğum diğer kitaplarında bulduğum edebi dil zenginliğini, anlatım derinliğini, güçlü karakter analizlerini, duygusal yoğunluğu ne yazık ki bulamadım. Selim’in endişesi, bekleyişi, Leyla’nın ıstırabı, korkusu, Zeynep’in özlemi, cezaevi koşullarının ürkütücü atmosferi içimize işlemeliydi. Bu kadar güçlü bir konunun çok daha vurucu bir etki bırakmış olması gerekirdi Livaneli kaleminden. Bir nebze hayal kırıklığı hissettim. Tabi bu da Livaneli’den beklentimin büyük olmasındandı. Yine de konu itibariyle önemli bir eser.

 

 

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"İşkence, insanın buluşu. Tekerleği bulan o zeki, yaratıcı insan soyu, belki de tekerlekten önce işkenceyi icat ediyor. Hayvanlar aleminde bile böyle bir şey yok; ne içgüdüsel ne de bilinçli. Öfkelenebilirler, hırlayabilirler, bir aslan kükrer, bir köpek dişlerini gösterir ama acı çektirmeyi bilmezler, çünkü onlar onu icat etmemişler. İşkence, insanın kötü zekasının sonucu; bir sanat gibi tasarlanmış, bir bilim gibi mükemmelleştirilmiş, bir zevk gibi kullanılmış. Hayvanlar öldürür, parçalar ama acıyı bir amaç haline getirmez.”

 

“İşkenceyi beklemek, işkencenin kendisinden daha kötü bir eziyetti; sinsi, soğuk, içini yavaşça çürüten bir zehirli. Bedenden önce ruhu parçalıyordu.”

 

“Bazı insanların diğerlerinden ayrılıp özel olarak inşa edilmiş, dışarı çıkma imkanı olmayan binalara kilitlenmesi ne zaman başlamıştı acaba? İlk olarak kim kime uygulamıştı? Bu düşünceler zihninde sürekli dolaşırdı; iktidar ve ceza aynı zamanda mı oluşmuştu? Habil’i öldüren Kabil hapsedilmiş miydi? Tanrı hapishaneyi yaratmış mıydı o zaman? Elma yemek mi daha büyük bir suçtu, kardeşini öldürmek mi? Tanrı insan soyunun zalimlik eğilimini gördükten sonra onları cennetten atsa daha mantıklı bir hikaye olmaz mıydı?”

 

“İnsan, nefessiz kalmadan nefesin, hapsedilmeden özgürlüğün, ölümle yüzleşmeden yaşamın kıymetini bilemiyordu.”

 

“Kalp her şeyi beyinden önce seziyor.”


KALAYCI

 












KÜNYE

Kitap Adı: Kalaycı

Yazarı: Alim Serkan Cesur

Basım: İkinci Adam Yayınları– 2.Basım- 2025

Sayfa: 150

Tür: Öyküler


İNCELEME:

Kalaycı / Alim Serkan Cesur

Yazarın ikinci kitabı olan Kalaycı bir öykü kitabı. Yazar, kimi insanların ‘sıradan meslekler’ diye tabir edeceği, aslında birçoğu emeğe dayanan, unutulmaya yüz tutmuş meslekleri odağına almış. Postacı, Biletçi, Boyacı, Hurdacı, Tamirci, Külcü birkaç örnek olsun.

21 öykü, 21 meslek, 21 insan hikayesi çıkıyor karşımıza.

Benim en sevdiğim öykü, kitaba ismini veren Kalaycı öyküsü oldu. Eski Fethiye’nin Levissi (Karaköy) köyünde Türk ve Rumlar birbirine kız verip almasalar da dostluk içinde yaşarlar. Çocuk yaşta yetim kalmış İsmail ile kalaycı ustası Takis Ustanın kızı Lena’nın aşkının filizlenmesi, Kurtuluş savaşını takiben mübadeleyle göçe zorlanan Osmanlı Rumları, gözyaşları, ayrılık. Çok yıllar sonra İsmail dedenin kapısını çalan bir misafir.

Diğer sevdiğim öyküler ise şunlar oldu;

Yine savaş dönemi cepheye giden askerlerin ayağını boş bırakmayan ‘Çarıkçı’,

Bir mülteci hikayesi ‘Yolcu’,

Gün olur devran döner dedirten ‘Mezarcı’,

Kızların okumasına karşı bir köyde babasının desteği ile okuyan Saliha’yı anlatan ‘Öğrenci(Saç Bağı)’,

Saliha’nın köyüne öğretmen olarak döndükten sonra kız öğrencileri okutma çabasını anlatan ‘Öğrenci (Köye Dönüş)’

Kitabını hediye etme nezaketi gösteren yazarımız Alim Serkan Bey’e tekrar teşekkür ediyorum, kaleminiz daim, okuyucunuz bol olsun diyorum. Oldukça sade, akıcı bir dille ve nostaljik bir havayla aktarılan bu öyküleri okumaktan çok memnun oldum. Öykü severlerin seveceğini düşüyorum.

Dipnot: Yazarın kişisel instagram sayfasında ‘Kalaycı’ hikayesinin geçtiği köye dair fotoğraflar ve konuya dair bir kısa belgesel bulunuyor. Bu bilgiler ışığında okumak çok daha anlamlıydı, teşekkürler.

 


KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

"Vedası olmayan tek ayrılık ölümdür. Hem giden ölür hem kalan ölür. "

 

“Fakir çalışır, zengin sömürür. Mezarcı hepsini gömer. İnsanın eşit olduğu an toprak altına girdiği zamandır. Toprağın üstünde adalet zengine işlerken, toprağın altında ne zengine ne de fakire işliyordu. Ölümün soğuk nefesi tüm ölüleri hareketsiz ve adaletsiz bırakıyordu ya da en gerçek adalet buydu…”

 

“3000 yıllık Likya şiirindeki gibi;

Beni bulamazsan üzülme, eşyalarımı bulacaksın. Kestiğim taşları, açtığım yolları, işlediğim heykelleri bulacaksın. Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden, parmak izlerimiz değecek birbirine…”

 

“Ölüler, hatıralarımızda öldüğü yaşta kalırken bizler yaşlanmaya devam ediyorduk…”

 

"Perişan görünenleri küçümseme, yıkık dökük, terk edilmiş bazı yerlerde define gömülüdür..."

 

“İnsanın gönlü yorulduysa, dünyanın bir önemi kalmıyordu.”


18 Ocak 2026 Pazar

ORMANIN KALBİ

 












KÜNYE

Kitap Adı: Ormanın Kalbi – İnsan İle Doğa Arasındaki Görünmez Bağ

Yazarı: Peter Wohlleben

Basım: Doğan Yayınları– 1.Basım- 2025

Sayfa: 197

Tür: Araştırma-İnceleme


İNCELEME:

Ormanın Kalbi / Peter Wohlleben

*İnsan İle Doğa Arasındaki Görünmez Bağ*

Yazar ile ‘Ağaçların Gizli Yaşamı’ isimli kitabı ile tanışmıştım. Eski bir ormancı olan yazar, şimdilerde önemli doğa koruma çalışmalarına öncülük ediyor ve hem bilimsel çalışmalardan hem de kendi mesleki deneyimlerinden yola çıkarak okuyucuya doğa ile insan arasındaki bağı yeniden hatırlatmayı hedefliyor.

İnsan 5 duyusunu doğa ile paralel nasıl kullanır? Doğadan uzaklaşarak duyuları ile başarı sağlayan canlıların çok mu ardına düştük? Doğada duyularımızı geliştirmek mümkün mü?

“Orman banyosu”nun Japonya da doktor reçetesiyle uygulana bir tedavi olduğunu biliyor musunuz? Nedir orman banyosu?

Ağaçlar acıyı hissedebilir mi? Ağaçlara sarıldığımızda dokunuşlarımızı hissederler mi?

Ağaçlar görebilir ve işitebilir mi? Yapraklar tek kullanımlık gözler olabilir mi? Ya bitkilerin kökleri aslında küçük birer beyin olabilir mi? Ağaçlarda kalp atışı duymak mümkün mü?

Hayvanlar ile bitkiler arasında gerçekten keskin sınırlar mı var?

Doğanın eczanesinden nasıl faydalanırız?

Doğal orman alanlarını arttırarak iklim değişimiyle mücadele edebilir miyiz?

Biraz teknolojiden doğaya dönmek öz becerilerimizi tekrar anlamak ve pekiştirmek, ormanın iyileştirici gücünü tekrar hissetmek, doğa ile aramızdaki güçlü bağı tekrar kurmak isterseniz bu kitaptan başlayabilirsiniz. Dili oldukça sade ve güzel örneklerle akıcı bir anlatım sunuyor. Ancak favorim yine de Ağaçların Gizli Yaşamı olarak kaldı, öncelikle onu okuyun isterim.

  

KİTAPTAN SEVDİĞİM ALINTILAR:

 

“Yalnızca dışarıdaki doğayı korumakla, görünürde önemsiz böcekleri ya da kuş türlerinin neslini tükenmekten kurtarmak için uğraşmakla kalmıyoruz. Hayır, dünyanın ekosistemini korumaya destek olan her önlemle aynı zamanda kendimizi ve yaşam kalitemizi de korumuş oluyoruz çünkü biz de o bütünün ayrılmaz bir parçasıyız. Doğayı korumak, aslına kelimenin tam anlamıyla öz bakımdır ve öyle de olmalıdır.”

 

"İnsanların, onlar olmadan doğal ormanların hayatta kalamayacağını söylediklerini sık sık duydum. Ağaçların 300 milyon yıldır, modern insanların 300.000 yıldır var olduğunu, kanunlarla düzenlenmiş ormancılığın ise yalnızca 300 yıldır yapıldığını söylemek gerekir. Bu sürenin büyük bir kısmında, ormanların insan hakemler olmadan da gayet güzel idare ettikleri ve birbirleriyle ihtilafa düşmedikleri apaçık olsa gerek."


"Hâlâ büyük bir topluluğun parçasıyız ve yaşam alanımızı tam olarak kavramamızı ve onun tadını çıkarmamızı sağlayan mükemmel duyu organlarıyla donatılmış durumdayız. Bu duyular aynı zamanda diğer türleri tüm yetileriyle tanımamızı ve böylece empati ve saygıyı güçlendirmemizi sağlıyor. Doğa ile aramızdaki bağ kopmuyor, hiçbir zaman da kopmamıştı; yalnızca bir süreliğine onu görmezden geldik. Ve tam anlamıyla ona ait olma hissiyle baktığımızda, çevre koruma önlemleri gözümüze bambaşka görünüyor. "

 

“Coccia (Emanuele Coccia), biyolojik sıralamamızın biyolojik olarak gerekçelendirilemeyeceğini savunuyordu. Bu düzenin daha çok teolojik bir karakter taşıdığını, insanı egemen ve çevreyi boyun eğdirilmesi gereken bir unsur olarak gören bir anlayışın hakim olduğunu söyledi. Buna bir de her şeyi ve herkesi sınıflandırmaya yönelik, yüzyıllardır süren bir dürtü eklenmişti. Bunlar bir araya geldiğinde ise insanların en üstte hayvanların ortada ve bitkilerin en altta yer aldığı bir sıralamaya yol açıyorlardı.”


“Bu nedenle ifadenin en doğrusu ‘en uygun olanın hayatta kalması’ yani var olan koşullarla en iyi başa çıkabilen türün hayatta kalması olur. Yoksa evrim sürekli daha güçlü ve bu nedenle belki de daha saldırgan türlerin üstün gelmesi anlamına gelirdi. Dahası böyle bir yorumla daha önceki türlerin daha az gelişmiş olması beklenirdi. Gerçekte ise bu türler o zamanki koşullara kusursuz bir biçimde uyum sağlamışlardı. Ancak doğa sürekli değişim içinde olduğundan (…) türlerin ortaya çıkması ve yok olması gitgide iyileşme değil, yalnızca yeni çevresel koşullara uyum sürecidir.”


"Bizler uzun vadede yalnızca teknolojinin yardımıyla hayatta kalabilen, özünü kaybetmiş varlıklar değiliz. Ormana yapacağımız bu yolculukta duyularınızın ne kadar iyi çalıştığına şaşıracaksınız! "


“Ormanda yürüyüş yapmak bağışıklık sisteminize düşündüğünüzden daha büyük bir iyilik yapar. Bunun nedeni, bitkisel antibiyotikler olan fitonsitleri salgılayan ağaçlardır. Her nefes alışınızda farkında olmadan içinize çekersiniz.”